Son Haberler
25.05.2012 Cuma 19:36
USD 1,7570 EUR 2,3630 EUR/USD 1,3449 IMKB100   59737/%0,00
ISTANBUL Perşembe: 15°C/21°CCuma: 15°C/22°CCumartesi: 14°C/23°C

Havadurumu ayarlari

Lutfen havadurumunu goruntulemek istediginiz sehri listeden seciniz.

"Türklük dayatması olmasaydı, Kürtçülük çıkmazdı"
Ahmet Taşgetiren, HaberX okurları için Hülya Okur’un sorularını yanıtladı: Genelde uyumlu bir insanım... Din bağımsızlık istiyor... Cumhuriyet döneminde, İslam’ın fonksiyonelliği azaldı... Aşırı dinci gibi bir şeyi kabullenemiyorum... Kendi çizginizi belirlerken zaman zaman ‘biricik’ kalıyorsunuz... Erenköy cemaatinin lideri gibi bir statüm yok... Tayyip Erdoğan sadece kendisi olsa yeter... Başörtüsünü CHP çözsün, rantını o alsın... İsrailli Bakan Yardımcısının tavrının kendi toplumunda bile çok kınandığını görüyorum... Türkiye’de kimse, ‘Zulme uğruyorum’diye bir çığlık atmamalı... 15.01.2010 10:10

“Bir yapı işi için açık tipte bulunan taş ocağındandayız, içerisi taşa dönmüş toprağı hafifletmek için buradayız. Taş olarak çıkarıldıkları vakit, ölüm anında ne yapıyorlar ise, o halde bulunan şekillere bakıyorum, bu hadiseyi bana anlatacak, yorumlayacak birini arıyorum, medyanın başlara yağdırdığı, analarımızın bağrına bastığını, balıkçıların,”Vira Bismillah’deyip bağlandıkları, polis ve çocuk deyince akla ilk geleni, iki tanesi bir araya geldiğinde ateşi nasıl doğurduğunu, yada   kuyuya atıldığında nasıl bir ses çıkartacağını konuşacağım birini…’Taşgetiren’ bunun için en uygun insan diyorum o sırada. İnanç ve sevgiyi simgeleyen bir Jasper taşı o aslında. Böylesi kemikleri, taş ve kayalarından; ve saçları nebat ve eşcarından, ve bedeninde cereyan eden kan ve gözünden oluşan bir alimin kıymetini kehribar ettiği bu röportaj içinde aramak da sizlerin şansı. “

“ VAKTİN ÇOCUĞU OLMAYI ÖNEMSİYORUM”


1999’un son günlerinde bir yazı kaleme almıştınız. “Vaktin çocuğu” diye.  İşin sırrını vaktin çocuğu olmak olmakta görmüştünüz. Ahmet Taşgetiren kendi vaktinin nasıl bir çocuğu oldu?


Vaktin Çocuğu ifadesi, sufilerin kullandığı bir ifade. Arapçası da İbnül- vakt, vaktin oğlu, çocuğu anlamına geliyor. Onun anlamı, her an yeniden doğmak anlamına geliyor, sufi, yaşadığı her an yeniden doğar gibi bir anlamı var. Yani her doğduğu, yaşadığı anı diri yaşar, değerlendirir, taze yaşar gibi bir anlamı var. Bilinçli bir hayatı anlatmak için kullanıyorlar, onlar. Vaktin çocuğu olmayı önemsiyorum. Bütün vakitlerimizi o dirilikte yaşıyor muyuz, bunu söylemek zor, bazen de insan koyuveriyor zamanı, akıp gidiyor. 1948 yılında ben, Kahramanmaraş’ta dünyaya geldim. 10 Çocuğu bulunan bir ailenin ilk erkek evladıyım, benden büyük iki ablam var. Erkeklerin ilk büyüğü benim, ziraatçı bir aile, bağda, bahçede geçti çocukluğum denebilir, okul dışında bütün zamanlarımız bağ bahçe ortamında, çalışarak geçmiştir, kalabalık aileler Anadolu’da bu açıdan ayrı bir önem de taşıyor, oldukça fonksiyonel de oluyor, daha okula gitmeden işe yaramaya başlıyorsunuz, nedir bu? çalışanlara su götürmek bile, su ikram etmek bile, koyunu kuzuyu gütmek bile bir iştir bağda bahçede ve o işe de yarıyorsunuz, ben bundan da memnunum. Bir anlamda hayatın her boyutunu görmüşüzdür, çok zengin değil, orta halli bir aile, geçimini topraktan, ağaçtan, sebzeden kazanan bir aile. Bütün aile olarak kızlı erkekli, ninem vardı(100 yaşın üstünde vefat etti o )mesela o bile çalışırdı, öyle çalışarak geçti, ilkokulu daha sonra imam hatip okulunu Maraş’ta okudum. 1965 yılına kadar Maraş’taydım. Çocukluk hayatımız böyle özetlenebilir, bunu anlatmaktan zevk de alıyorum.


O bağ bahçe hayatına geri dönmeyi, tüm vaktinizi oraya vakfetmeyi de düşünürsünüz o zaman, yazım hayatından çekildiğinizde…


Özlüyorum, orada babam, annem vefat etti ama bahçemiz duruyor, gidip geliyoruz, çocukluğumuzdan beri devam eden bahçe duruyor, içinde farklı meyveler de var, zeytinlikler var, onlar orada duruyor, kardeşlerim ilgileniyorlar, ben de tabi özlüyorum şehir hayatında, hafta sonları ya da yazları kaçabileceğimiz bir yer olsun diye bir özlemim de var açıkçası.


“DAHA ÇOK DERGİ YAZILARINDA BULDUĞUMU İFADE ETMELİYİM”


Toprak sizi çekiyor, bizi de siz. Ve bu çekilmeyi daha çok dergilerde yakalıyoruz. Çünkü eğitim yıllarınızın ardından 1982-83’lerde Türk Edebiyatı dergisinin yazı işleri müdürü iken 1986’dan bu yana Altınoluk dergisinin yazı işlerindesiniz. Doğru bildiklerinizin en doğru aktarımını dergicilikte mi yakaladınız?


Ben gazete yazıları da yazıyorum, 90’dan itibaren, önce Zaman’da 5 yıl kadar, ‘Çarşamba yazıları’, Yeni şafak’ta 10 yıl kadar, daha sonra bir dönem internet ortamında, şimdi bugün de yazıyoruz. Tabi gazete yazıları daha güncel oluyor ve daha da ağırlıklı siyasi oluyor. Türk Edebiyatından önce de Pınar Dergisinde yazılar yazdım ben, 1970-78 arasında. Pınar’da, bir kültür sanat dergisiydi, orada denemelerimiz, şiirlerimiz, hikayelerimiz yayınlandı, vardı,  o pek bilinmiyor medya ortamında ama Türk Edebiyatı Ahmet Kabaklı hocanın ismiyle de bütünleşince daha çok kamuoyunda yankı yapmış bir dergi, Tercüman’da devam ederken Türk Edebiyatında bulunduk. 25 yılı buluyoruz, Altınolukla beraberliğimiz. Türk Edebiyatı, daha çok kültür ve sanat dergisiydi, Altınoluk ise, daha çok dini, İslami, tasavvufi bir dergi niteliğinde. Haklısınız sözlerinizde. Bunun gazeteyle ilgisi şundan, doğrusu ben kendi gönül dünyamı daha çok dergi yazılarında bulduğumu ifade etmeliyim. Özelilikle Altınoluk’u çok önemsiyorum,  Altınoluk; İslam-insan, İslam-Müslüman, İslam- toplum ilişkisini izleyen, değerlendiren ve oradan mesajlar çıkartan bir dergi. Bir anlamda kendimize de seslenen bir dergi. Altınoluk’un kapak dosyalarının kendi gönlümüze de hitap ettiğini hep düşünmüşümdür.


“BEN GENELDE UYUMLU BİR İNSANIM.”


Eveet, ilk sayısının kapağı “Andını Hatırla” imiş. Biradan oraya gireceğim .. Mücadele Birliği’nden ayrıldıktan sonra Tercüman gazetesinde yazı işleri kadrosunda göreve başladınız.  Mücadele Birliği gibi aynı görüşteki insanların bulunduğu homojen yapıdan, Tercüman gibi farklı eğilimdeki insanların yer aldığı daha heterojen bir yapıya geçmenin şaşkınlığını ne ölçüde yaşadınız?


Şimdi bir farklılık var doğrusu. Mücadele Birliği ortamı ile Tercüman ortamı farklıydı. Dediğiniz gibi homojen bir yapıydı Mücadele Birliği ortamı. Tercüman, daha heterojen daha farklılıkları olan bir yapının içine girmiş olduk. Hoş, fikri çizgi itibariyle çok yabancı bir alan değildi, yani bir Cumhuriyet’e gelmiş değildim. Ama yaşama tarzları, düşünce çizgileri itibariyle  farklı insanların olduğu bir yapı. Tercüman milliyetçi bir çizgide gazete olmuş olmasına rağmen, yazı işleri kadrosunun çoğunluğu sol eğilimli arkadaşlardan oluşuyordu ama profesyonel gazetecilik yaptıkları için onlar, biraz da patronun çizgisine uyan ‘Tercüman Terbiyesi’ denirdi o zaman, öyle bir gazete çıkabiliyordu. Ben genelde uyumlu bir insanım. Çok farklı ortama girdim ama çok yadırgadığımı söyleyemem. Kısa sürede dostluklar, arkadaşlıklar kuruluyor. 88’e kadar 10 yıl da Tercüman da çalıştım.


“MÜSLÜMANLIĞIMIZ AÇISINDAN DA BAKILDIĞINDA MEDENİYET KAÇINILMAZ BİR ŞEY”


Tercüman terbiyesi deyince, sizin için söylenen ilahiyatçı terbiyesi sözü geldi aklıma ama Altınoluk’un ilk kapağının konusuna dair bir sorum vardı. Hatta sohbetlerinizde Fransızların Maraş’ı işgal ettiği sıralarda Ulu camide Cuma hutbesi verecek olan Rıdvan hocanın Fransız bayrağını görmesi üzerine, yabancı bir bayrağın dalgalandığı yerde Cuma namazı kılınmaz deyip, namazı kıldırmadığı rivayetlerine çokça değinmeniz var. Bağımsızlığı İslam’la mı, İslam’ı bağımsızlıkla mı açıklıyorsunuz?


Din bağımsızlık istiyor, Bir din veya dünya görüşü özgür ortamda yaşanıyor ve özgür ortamı istiyor. Sırf Müslümanlığımız açısından da bakıldığında medeniyet kaçınılmaz bir şey. Medeniyet tarihçilerinin şöyle bir değerlendirmesi vardır,”Bir inanç sistemi, uygarlığa, medeniyete dönüşebilmek için özgürlük ortamına muhtaçtır. Özgürlüğün olmadığı bir ortamda hiçbir hayat düzeni kendini gerçekleştiremez”diye. Dolayısıyla bu özgürlük nefes alış veriş gibi bir şey. Tersinden de bu görüş yanlış değil. İnsan bağımsızlık duygusundan yola çıkarak da kendi değerlerini seçebilir, öyle seçebilir de denebilir, yani düşüncenizi özgür ortamda, hiçbir baskıya maruz kalmadan seçmenin önemli olduğunu düşünüyorum. İslam inancı da kendisinin özgürce kabullenilmesini, yani bir baskıyla tepeden aşağı vurarak değil o yüzden de yukarıda aşağıya İslamlaştırmaların çok sağlıklı olmadığını da düşünüyorum.


“CUMHURİYET DÖNEMİNDE İSLAM, İKİNCİ PLANA ATILDI”


Herkes laikliğin tehlikeye girdiğini söylerken siz, Türkiye’nin hem iç dinamiklerinde hem dış ilişkilerinde İslam’ın ne kadar hayati bir yer işgal ettiğini göstermeye çalıştınız.   Türkiye için İslam’ın öneminin azaldığını mı düşünüyorsunuz?


Ben Türkiye için İslam’ın orada sizin çerçevelediğiniz güzel bir tespit. Hem iç yapımız için hem dış ilişkilerimiz için çok hayati değer taşıdığını düşünüyorum. Cumhuriyet döneminde, İslam’ın fonsiyonelliği azaldı, bu çerçevedeki fonksiyonelliği azaltıldı. Daha ikinci plana itildi. Onun da Türkiye’ye bedel ödettiğini, bugün yaşadığımız bazı sorunlarda bu düzenlemenin etkili olduğunu düşünüyorum. Ve hala İslam’ın bizim toplum hayatımız ve dış ilişkilerimiz açısından bir değer taşıdığını düşünüyorum. Onun için zaman zaman sadece dini açıdan olmasa bile stratejik açıdan İslam’ın önemine dikkat edilmesi gerekir gibi ifadeler kullandım. Bu hükümet döneminde, Türkiye’nin stratejik derinliği, Ahmet Davutoğlu’nun o kavramı çerçevesinde hayata geçirmeye çalışıyor. Adını İslam bağlılığı koymadan yani bir tür panislamizm peşinde koşuyoruz demeden ama bu coğrafya bizim tabi internaldımızdır, onlarla akrabalığımız vardır, akrabalık ne demek, yakınlık demek. Yani yakınlıklarımız vardır, bütün bu yakınlıkları önemsemeliyiz, bu yakınlıkların en başında da inanç yakınlığı geliyor, bunu niye göz ardı edelim? Bu anlamda şimdi hükümet bunu, Türkiye için bir kazanca dönüştürmeye çalışıyor ve bunda da başarılı oluyor. Son 6-7 yıl içinde Türkiye’nin Ortadoğu coğrafyasında kazandığı etkinliğini de arttırdı Türkiye’nin. Bu herkes tarafından fark ediliyor. Türkiye’nin içine geldiğimizde de Kürt sorunun çözümü meselesinde, biz neden bahsediyoruz? 1000 yıldan beri kaynaşmış bir toplumdan bahsediyoruz. Parçalanmamak gerekirken bu bağlamdaki bütün sözlerimiz o 1000 yıllık kaynaşmışlığımızla bağlantılıdır. O 1000 yıllık kaynaşmışlık, beraber yürümüşlük, ‘İslam’ortak paydasında bir yürüyüştür. Onun farkında olalım, olmayalım bu yakınlığı işlemeye çalışıyoruz, bu azaldıkça da..mesela Türklerle, Kürtlerin ortak paydası nasıl azalır? İnanç değerlerinde azalma olur, birlikte yaşama iradesi azalır, evlilikler azalır, duygu yakınlıklarını sağlayan bütün unsurlar azalır ve o zaman kopuş başlar. Onların hepsini arttıran ve bütün ilişkilerde yükseltici değer taşıyan şey, o İslam’la ilgili alakadır diye düşünüyorum.


“BİZİM İÇİMİZDE SINIR OLUŞTURMAK GİBİ BİR SÜREÇ İŞLİYOR.”


Hatta siz Yenişafak’tan ayrılmanız, Kürt sorununda altınını çizerken,”Türkiye-PKK denklemine sürüklendiği için acı duyuyorum” ifadenizden kaynaklı. Kürt sorununu eşitliğe göre formüle etmenin acısız bir yolu var mı sizce?


Bizim hükümet bir şeyler yapıyor. Lübnanlılarla, Suriye ile Suudi Arabistan’a tek taraflı, Libya ile vizeyi kaldırdı. Ne diyor Ahmet Davutoğlu, Mardin’de yaptığı konuşmasında:”Bu sınırlar, yapay sınırlardır”diyor. Şimdi Avrupa’da herhangi bir ülke arasında sınır var mı? Tamam Fransa, Hollanda ayrı ama sınırlardan hiçbir şey olmadan geçiyorsunuz, bu coğrafyada niye sınırlar var diyor. Bu coğrafyayı büyük bir havuz gibi algılama tarzı bu. Bizim içimizde sınır oluşturmak gibi bir süreç işliyor. Bu o kadar yabancı ki bize, bu Kürt ve Türk toplumlarının kopuşunu getiren süreç bize o kadar yabancı ki ama maalesef gerçekleşmiş. Niye gerçekleşmiş? Onu söylüyorum, cumhuriyetin ilk yıllarında, bu hafta Aksiyon’da yazdım, ‘Yığınakta hata’diye. Bir, İslam’la ilgili bir köklü dönüşümü arzulamış sistem. Yani laikleştirme toplumu, onun içinde İslam’la arasına mesafe koyma. Onun için de İslama empoze etmek istemişiz problem çıkmış. İslam’la ve Müslümanlarla problem çıkmış. Sonra,”Osmanlı parçalanarak geliyor, dış irade de var, Osmanlı’yı parçalayarak küçültüyorlar, acaba Anadolu da parçalanır mı, bunun için de Kürtler kullanılır mı gibi bir kaygıyla napalım, Türkleştirelim herkesi”denmiş, Kürtlere de empoze edilmek istenmiş, İslam bir yandan direnmiş, Müslümanlar bir yandan direnmiş, Kürtler bir yandan direnmiş ve bugün gelinen noktaya gelmişiz biz. Bunlar bizde yoktu. İslam’la ilişkisini, devletin ilişkisini özgür ilişki toplumun Müslümanlığına karışmayacaksınız bana göre, ayrıca toplumun Kürtlüğüne de karışmayacaksınız, Aleviliğine de karışmayacaksınız. Osmanlı nasıl barış iklimi meydana getirmişse o barış iklimini sürdürmeye gayret edeceğiz.


“İMAM HATİP, CESARET İŞİ BİR AİLE İÇİN”


İslam’ın ülkesel bazda ilişkilerini ele alırken sizinle olan ilişkisini de masaya yatırmak isterim. Çünkü sizi “Kibrini aşırı tevazusuyla gizleyen bir İslamcı yazara dönüştü...”tanımlayanlar olmuştu. Sizin İslamla tanışmanızın evveli ve ahiri ne zamana tekabül eder?


Dindar bir ailenin içinde büyümüşüz, babamız, annemiz, ninemiz, Anadolu insanı bunlar, İslam’ı geleneksel boyutta da olsa yaşayan insanlar. İslam’ın namazıyla, kuranıyla, orucuyla, haccıyla iç içe olan insanlar. Bu aile bizim imam hatip okuluna gitmemizi de tercih etmiş.  O dönem imam hatibi tercih etmek aileler açısından çok zor çünkü önü kapalı. Gideceği bir yüksek okul yok var ama bir tek İslam Enstitüsü denen bir şey var. Onun dışında cesaret işi bir aile için. İmam Hatip okullarının iklimi, dindar bir insan yetişmesine uygun bir iklimdir. Ailemizden aldığımız şey, imam hatipte devam etti geliyor. Tabi kibrini….Nasıl oluyor anlamak mümkün değil!


“MÜCADELE BİRLİĞİ GİBİ BİR ÖRGÜTÜN İÇİNDE YER ALMAK HAKİKATEN BİR COŞKUYU GEREKLİ KILIYOR”


Yani siz İslamcı Yazara dönüşmüşsünüz ama sanki daha önce başka bir şeyi mi savunuyordunuz?.... Bir yazınızda, Vaktiyle, 10 yıl kadar Mücadele Birliği çalışmaları içinde yer aldığınızı, hatta sonraki zamanlara ışık tutsun diye, böyle dönemlerin özeleştirisinin yapılması gerektiğini yazmıştınız. Gençliğinizin coşkulu zamanları oldu mu?


Mücadele Birliği’ne 69 yılında katıldım. Ve katıldıktan hemen sonra Yeniden Milli Mücadele isimli bir dergi çıkmaya başladı. Yani Mücadele Birliği içindeki var oluşum oradaki yayınlarla ilgilidir. Önce, Yeniden Milli Mücadele sonra Pınar, sonra günlük bayrak gazetesi….Mücadele Birliğindeki hayatım o çerçevede geçti. Mücadele Birliği de şiddet hareketleri içinde yer alan bir örgüt değildi, aksine o dönem ülkücü hareketlerle de mesafe koydu arasına. Daha çok fikri kadrolanış boyutunda çalışmalar yapardı. O bir coşkudur. Mücadele Birliği gibi bir örgütün içinde yer almak hakikaten bir coşkuyu gerekli kılıyor. O coşkuyu taşıdığımı söyleyebilirim. Yeniden Milli Mücadele’nin her sayısının hazırlanmasını, bugün de Altınoluk haftada bir çıkıyor, her sayının hazırlanması bir heyecanı gerektiriyor. Bunu söylemişimdir;”Heyecan duymadığım bir yazıyı yazmadım, heyecan duymadığım bir sözü söylemedim”diye. İnsan yazısında heyecanıyla var olmalı, günlük yazılarda bu söz söylenmeli demelisiniz, o dönemde de böyle coşku içinde oldum.

 

“AŞIRI DİNCİ GİBİ BİR ŞEYİ KABULLENEMİYORUM, YAPI OLARAK ONLARA MÜSAİT DEĞİLİM”


Peki geçmişe dönük olarak, aşırı dinciler arasında geçen yıllarınızı pişmanlıkla andığınız doğru mu, ‘‘Taliban gibi düşünüyorduk’’ diyen Mehmet Metiner gibi  mayası taşan hamur gibi gördünüz mü kendinizi?


Aşırı dinci gibi bir şeyi kabullenemiyorum, aşırı dincilik gibi bir şeyin içinde olmadım, o tanımlamanın da tam neye karşılık geldiği üzerinde durmak lazım, neye karşılık geliyor, kimi tanımlıyor, hangi çizgiyi aşırı dinci kavramı içinde niteliyoruz? Yapı olarak onlara müsait değilim. Mücadele Birliğinin özeleştiri ifadesi geçti, bunu söylüyorum ben, çünkü mücadele birliği dağıldı mesela bir süre içinde, ben 78’de ayrıldım, benim ayrılışım da o dağılma sürecinde bir merhaledir, Cemil Çiçek Mücadele Birliğinden benden önce, Melih gökçek benden sonra ayrılmıştır. Böyle bir süreç söz konusu. Hala devam eden bir boyutu var o hareketin. Solda, sağda, ülkücü camiada, akıncılar, refah çizgisinde başlıyor….Gençler de heyecanlarla, iyi niyetlerle katılıyorlar ama başka bağlantılar ortaya çıkıyor, yanılmalar ortaya çıkıyor vs….Özeleştiri gereğini onun için ifade etmek istiyorum. PKK var, ne kadar insan idealist düşüncelerle dağa çıkıyor, ne kadarı uyuşturucu, silah kaçakçılığı rantından bir şey elde etmek için çıkıyor, ne kadarı hangi uluslar arası örgütün, istihbarat kontrolünde ne yaptığını bilmiyor? Türkiye’de gençlik problemi var ve bu gençliğin bir biçimde harcanması problemi var o açılardan Mücadele Birliği de, başka hareketler de değerlendirilmeli diye düşünüyorum.


“ZAMAN ZAMAN ‘BİRİCİK’ KALIYORSUNUZ”


Gençlik konusunu, ne olacak bu gençlerin hali diye diye Kürt gençliğini irdelediniz, baş örtülü Kürt kızlarının yaşadıkları dramı anlattınız. Bunları konuşacağız ama Yeniçağ yazarı Sabahattin Önkibar kamuoyunda tanınan gazetecilerin duruşları ve imajlarını listelemişti siz bu listede, bağımsız, güdümsüz, samimi İslamcılar arasındaydınız. Savunduğunuz şeylerin tek  sözcüsü olmak ‘diğerleri nerede’ sorusunu sormanıza neden oluyor mu?


Tek sözcüsü diye tanımlamıyorum kendimi, genelde bir camianın içindeyiz. Camianın içinde farklı söz söyleyen insanlar var, bunları benimsediğim oluyor, benimsemediğim oluyor, tabi ki kendi çizginizi belirlerken zaman zaman ‘biricik’ kalıyorsunuz. Başkaları da biricik kalabilir, biricik kalmak, mutlak en iyi anlamında kullanmayalım, özgün çizgi oluşturuyorsunuz, ben kelimeleri de seçiyorum, geliş güzel, bodoslama kelime kullanmıyorum, insanları eleştirirken de buna itina etmeye çalışıyorum. Bir yandan genel bir İslamcı yazar kapsamı içinde yer alıyoruz ama onun yanında da kendimize özgü bir çizgimiz, stilimiz, üslubumuz, tarzımız var, bu da fark ediliyor. İlginç ama Selahattin Önkibar’ın böyle yazması..Ben zaman zaman ona eleştirel yaklaşırım ama…


“GÜNERİ CİVAOĞLU’NUN DEMİREL İLE KABE ZİYARETİ YAZISI BENİ ÇOK DUYGULANDIRMIŞTI”


Belki inandığını sizin gibi açıkça ifşa etmeyenler olduğu kadar inanmadığı halde sizinle aynı şeyleri söylüyor gibi olandan da rahatsızlık duydunuz. Örneğin, Hac serüvenini ya da tarikat yazı dizisi gibi konulara ele alan yayınların öncelikle bunları içselleştirmesi mi gerekiyor, inandırıcılıkları mı yoksa aktarış şekilleri mi sizi öfkelendiriyor?Hatta bir genel yayın yönetmenine umre yolculuğundan önce ‘Kadehini kır da git”demiştiniz.


Bu işler sadece gazetecilik işi olarak yapılabilir yapılmaz değil. İslam’ın namazını da, Amerika’dan biri gelip incelemek isteyebilir veya ramazan iklimini inceleyebilir ama bir Müslüman umreye veya hacca gidiyorsa, onun iklimine girmesi, en azından onun için iyi olur diye düşünüyorum. Orada bir yargı değil bence, bir yargı açısından “Ahmet Taşgetiren durdu, beğendiği, beğenmediği insanları kategorize ediyor”, o açıdan değil. Umre’ye Allah nasip etmiş, böyle de bakmak mümkün değil mi, o zaman faydalanmaya bak o iklimden, orada kendini dışlama, o insanlardan sana bir enerji akacaksa bırak aksın! hep buradan giderkenki gözlemci şeyle gitme, yargılayıcı bakışla gitme, biraz bu oluyor bizde. Bir ara Güneri beyin bir yazısını okumuştum, zannediyorum, Demirel’le gitti, ve Kabe’nin içine girdi, o yazı çok duygulandırmıştı beni. İnsanlarımızda var bu demek ki, sonra bakıyorsunuz başkalaşmalar oluyor. Zaman zaman bunları hatırlatmanın onlara faydalı olacağını düşünüyorum, vaaz eder gibi bir konum görülüyorsa, benim iyi niyetime bağışlasınlar. Bir ara Taha bey ile beraber çalıştık Tercüman’da, ben zaman zaman eleştiririm. Taha bey aslında Türkiye şartlarında benim değerlerimle çok yakın bir insan, çok muhafazakar bir insan ama onu zaman zaman eleştirirdim. O bana şunu derdi:”Sen, hep benim ahretimi düşünüyorsun”Ya bu hoşuma gider. Bunları söylüyoruz ama hakikaten bir yargılayıcı nitelikte anlaşılmasını istemiyorum. Bana da birisi şunu şöyle yaparsan daha iyi olur derse, onu kazanç telakki ederim.


Yargılamada siz bu kadar desturlusunuz ama size karşı olunmayabiliyor. Muhafazakâr demokrat ikilemini konu aldığı bir yazıda Cüneyt Ülsever, sizin için;” Hayata; aldığı ilahiyatçı terbiye dışında bakamayan Ahmet Taşgetiren bahsettiğim ikilemin tam ortasına düşüyor”demişti. İlahiyatçı gibi baktığınızda neleri anlamakta zorlanıyorsunuz?  Burada eleştirilen sizden çok ilahiyatçı mantığı mı?


Cüneyt beyin o sözü ilahiyatçılara yönelik bir ön yargıyı içeriyor. Ben ön yargıları sevmiyorum. İnsanın bütün birikimini göz ardı edip, bir şablonun içine oturtup, ben de kalkıp, Cüneyt Ülsever’e, “Sen dinden ne anlarsın?”demem yani. Onun aldığı öğretimle, bütün bilgi birikimini, kültür varlığını, göz ardı etmek istemem.


“BENİM ERENKÖY CEMAATİ LİDERİ GİBİ BİR STATÜM YOK”


 Kendi sitenizde yazdığınız en ilgi çeken yazılardan biri, “Cehaletin adı "tarikat yazısı" başlıklı yazınız idi. Aynı yazıda Erenköy tarikatında olduğunuza dair çıkan haberleri de yalanlamıştınız. İstanbul- Konya- Ankara arası kurulan bu stabilize yolların, hakikate ulaşmaktaki rolünü tamamen yastıyor musunuz? Her tarikat uygulama açısından yanlış yolda mıdır size göre?


Öyle bir şey asla söylemem. Aksine biraz önce de söyledim, Altınoluk dergisi, tasavvufi bir dergi, sufiliği önemseyen bir dergi. Ben de kendi hayatım açısından sufiliği önemsiyorum. Onu yaratıcı ile beraberlik idraki olarak algılıyorum. Her an o benimle beraber, ben onunla beraber olabilme çabası içinde olmalıyım, kendimi o yönde yoğurmalıyım, tasavvuf da budur, sufilik de budur, tarikat gerçek anlamda budur, tarikatı bu boyutuyla değerlendiriyorum. Ben Erenköy’le alaka, orada bir yanlış anlama var, şu tarz şeyler çıktı, Erenköy cemaatinin lideri falan gibi. Öyle bir şey yok. Öyle bir statüm yok. Gerçekten yok. Onu bilmeden yazıyor insanlar. Tarikat nedir bu bile yeterince bilinmiyor Türkiye’de. Benim bir gönül bağım var, bu gönül bağımı da saklayacak değilim. Ve bir insanın kalbine önem vermesi gerektiğini düşünüyorum, kalp emek verilecek bir organıdır insanın. Kalp eğitimini önemsiyorum. Tasavvufta ve Kuran’da bulunan, bizim maddi kalbimizden farklı bir kalp kavramı var. Bizim gönül dediğimiz kavram, tasavvufta kalp olarak ayrıca önemseniyor ve kalp Allah’ın nazar ettiği yer olarak görülüyor ve orada insanın Allah Teala ile beraberlik bilinci kazanması isteniyor, başka güç odaklarının etkisinden arındırmak kalbi ve sadece Allah’a kulluk etmek…Sevgileri, umutları, korkuları sadece ona bağlamak, bu bir eğitimi gerektiriyor, kalp aynı zamanda dönüşen nitelikte deniyor, beton gibi donmaz kalp, kelimenin kendi iç anlamında da dönüşme boyutu var, şöyle dua edilir, “Ey kalpleri evirip çeviren rabbim, kalbimi senin dinin üzerinde sabit kıl”diye dua edilir. Bunu önemsiyorum ben, tasavvufun ta kendisi budur, onun dışında çıkarlar şunlar bunlar hiç olmaması gereken şeyler.


“TAA BAŞINDAN İTİBAREN BİR ELEŞTİREL DURUŞ İÇİNDE OLACAĞIMI İFADE ETTİM”


Peki güç odaklarından sıyrılıp Allah’a yönelmek deyince aklıma AK Parti ile deyimi yerindeyse kırıklığınız geldi. Çünkü o konuda “Ak Parti hükümeti ile araya mesafe koymanın psikolojik bir alt yapısı olduğu muhakkak. İslami camiadan da mesafe koyanlar var, (ben de onlardan biriyim) ” diye yazmıştınız. AKP’nin hangi girişimi sizi eskisi gibi düşünmeye itebilir?

 

Bunu ben aslında biraz da ilkesel olarak, bir yazarın, gazetecinin eleştirel durması gerektiğini düşünüyorum. Yani bütünleşmemesi gerektiğini, biraz da gazetecinin misyonunun böyle doğru olduğunu düşünüyorum yani gazeteci-toplum, yazar-toplum ilişkisi noktasından baktığınızda, medyanın misyonu açısından baktığınızda birebir güç odağı ile bütünleşmek doğru bir davranış değil. Onun için ben taa başından itibaren bir eleştirel duruş içinde olacağımı ifade ettim. Kendi kendime de ifade ettim, yazılarımda da söyledim. Ben zaten yapmaktaydım, Yeni şafak’taki yazılarımda da bu bilinen bir şey.


“TAYYİP ERDOĞAN SADECE KENDİSİ OLSA YETER”

"Veda yazısı" bile yazamadan ayrıldınız ama hükümete tam destek vermektense, yol gösterici olmasını tavsiye etmiştiniz Yeni Şafak’a.


Yanlışları da söylüyoruz, Yeni Şafak’ın da öyle olmasını söylüyorum, yani dolayısıyla o kırılma anını biraz önemli bir kırılma olarak gördüm AK Partinin politikalarında. Bakın, bugüne kadar da Kürt sorunu ile ilgili tavrında tam rayını bulabilmiş değil, yalpalıyor. Mesela; Kürt sorunu mu desin, Kürt açılımı mı desin, demokratik açılım mı desin? bu ta 2005’te bizim yaptığımız o tartışmada gündeme gelen hadisedir. Ben etnik bir tanımlama yapılmasını doğru bulmadım bu olayda. Özelikle de AK Partinin ana misyonunun etnik bakmak olmadığını düşünüyorum. Bölge insanının da AK Partiye, bölge insanına gösterdiği ilginin, etnik bir ilgi olmadığını düşünüyorum.  O zaman da yazdım, üç özellik var dedim; bir, Tayyip Erdoğan dindar bir insan, bölgenin dindarlığına bu uyuşuyor, iki, Tayyip Erdoğan sistemin mağdur ettiği bir insan, bölge insanı kendi mağduriyetiyle de buluşuyor Tayyip Erdoğan’da, üçüncüsü de, Tayyip Erdoğan, İstanbul’da fakir, fukara ile ilgilenen bir insandı, iftarlarını fakir fukara ile açan bir insandı, bölge insanının fukaralığı ile buluşuyor bu. O zaman da yazdım:” Tayyip Erdoğan sadece kendisi olsa yeter”


Hatta Güney ve Doğu Anadolu halkının üzerinde Tayyip Erdoğan’ın, Öcalan’dan daha etkili olduğunu da yazmıştınız. Bu etkinin nasıl tepkiye dönüştüğü de muamma!


Maalesef, etnik soruna indirgediğinizde onun içini nasıl dolduracaksınız? Amerika’nın bir etnik sorun tanımı var, AB’nin bir etnik sorun tanımı var, PKK’nın, DTP’nin bir etnik sorun tanımı var, sizinki ne? Siz onları nasıl tatmin edeceksiniz? Bunu tatmin etme imkanı da yok. Etnik açıdan gittiğinizde taraflar oluşuyor, Kürt tarafı, Türk tarafı. Bu defa Başbakan, sanki Türk tarafının temsilcisi gibi algılanıyor, Ahmet Türk veya Abdullah Öcalan’da Kürt tarafının temsilcisi gibi algılanıyor, o zaman AK Partinin bünyesindeki 75 milletvekili ne oluyor, yani  Tayyip Erdoğan Kürt Başbakanı mı? Türklerin Başbakanı kim yani?


“CUMHURİYET BAŞINDA YANLIŞ YAPTI,  TÜRKLÜK DAYATMASINDA BULUNMASADI, KÜRTÇÜLÜK ÇIKMAZDI”


Bu konuya etnik bilince ihtiyaçları oldukları şeklinde yaklaşmıştınız. “Ben Kürtçü bir lider olsam, tartışmaları ısrarla "Karşıt etnik söylem"e çekmek isterdim” demiştiniz.  


Onu anlatmak için örnek gösterdim. Eğer etnik mücadele veriyorsam, karşımda da etnik bir blokun olmasını isterim, o benim mücadelemi kolaylaştırır, Abdullah Öcalan karşısında MHP olsun mesela, AK Parti olsun istemez, BDP’nin en çok karşı çıktığı parti hangisi? AK Parti. Çünkü AK Parti, onların projelerini bozuyor. Etnik plandan daha kültürel plana, daha ortak havuz planına çekiyor, sen etnik bilinci ortadan kaldırıyorsun diyor. Bunu ısrarla işliyorum, yeterince de kavranmış değil. Mesela Dengir Mir Mehmet Fırat, Halaçoğlu’nun aşiretinden geliyor diye, o da çıktı dedi ki, bunları çok önemsemiyorum, Türk de olabilirim, Kürt de olabilirim, ben kendimi Kürt biliyorum ama benim eşim Alman, dedi, çocuklarım ne oluyor dedi. Türkiye’de o kadar çok böyle insan var ki! Anne Kürt, baba laz…Bir ara ben, Mehmet Okur’u yazdım.  Annesi yada babası Boşnak yada Kafkaslardan biri, geliyorlar Türkiye’de evleniyorlar, Mehmet Okur dünyaya geliyor, Mehmet Okur’un da eşi daha başka bir etnik aidiyeti var. Türkiye böyle harmanlanmış bir ülke, insan unsuru harmanlaşmış bir ülke. Etnisite yani Kürt’ün ne kadar Kürt olduğu da tartışılabilir bu ülkede, Türk’ün ne kadar Türk olduğu da tartışılabilir. “Cumhuriyet başında yanlış yaptı “diyorum ben. İlla Türklük dayatmasında bulunmasaydı, Kürtçülük çıkmazdı gibi geliyor bana, birbirini doğuruyor bunlar çünkü.


“TAYYİP ERDOĞAN DOĞRU BİLDİKLERİNİ YAPIYORİ BİZ DOĞRU BİLDİKLERİMİZİ YAZIYORUZ”


Tayyip Erdoğan’la kopuşunuz meselesini bir çok kişi ele aldı. Ahmet Hakan, Tayyip Erdoğan’ın sizi, yarı biat içinde bulunduğunuzdan sildiğini yazmıştı. Sizce bu meselede silgi aracı en büyük olanınız hanginiz? Yani siz mi ona, o mu size aykırı şeyler söylüyor sizce?


Tayyip beyin beni silmesi gibi bir şey söz konusu değil, benim de kimseyi silmem söz konusu değil. Tayyip Erdoğan da Türkiye’nin önemli bir simasıdır. Ahmet Taşgetiren de karınca, kararınca yazan, çizen bir insandır, silinme diye bir şey söz konusu değil ama Tayyip Erdoğan politika yapıyor, biz de dışarıdan, medya mensupları olarak onun davranışlarını izliyoruz. Bizim de bir bakış açımız var, çerçevemiz var, doğru bulduklarımız oluyor, yanlış bulduklarımız oluyor, eksik bulduklarımız oluyor. Onun da niyeti Türkiye’ye hizmet etmek, bizim de yazarlıktan kastımız, Türkiye’ye hizmet etmek. O da doğru bildiğini yapıyor, biz de doğru bildiğimizi yazıyoruz. Ha belki o şöyle düşünebilir. Ben Tayyip bey, Belediye Başkanı olduğunda, ziyarete gitmiştim, tebrik için, orada bir şey söylemiştim, demiştim ki:”Kendinize hiç bir çıkar bağı olmayan bir ekip oluşturun, onlar size her ay dışarıdan nasıl göründüğünüzü söylesinler”. Çünkü insan kendisi, kendisini göremiyor, hele Tayyip beyin hayatı müthiş bir yoğunlukta geçiyor, görmesi mümkün de olmayabilir. Danışmanınız olacak, size çıkar bağı ile bağlı olmayacak, doğruyu söyleyecek, nasıl göründüğünüzü söyleyecek. –Sayın Başbakan keşke şu cümleyi şöyle kurmasaydınız! Ben yazdım mesela, ‘Ananı al da git”dememeliydi dedim, bu yakışmıyor Başbakan’a, bunu belki de bunu etrafında kimse söylemedi, bence söyleyen iyilik yapıyor. Onun da, politikanın içinde bulunan insanın da, kimseye kötü niyet atfetmeden söylenenleri anlamaya çalışması. Niye ben böyle görünüyorum acaba? Çünkü algı çok önemli, olgudan çok algı diyorlar. Olgu, tamam ben şöyle yaptım ama acaba bu nasıl algılanıyor? Medya bu algıyı bu anlamda değerlendiriyor. Size en karşıt olan yazardan bile onun için istifade etmelisiniz.


“TÜRKİYE, ÖZGÜRLÜK TANIMAYAN ÜLKELER ARASINDA”


Kimse kimseyi silmediğine göre silinen bir konuyu daha doğrusu silikleşen bir konuyu irdeleyelim, başörtüsü…..28 Şubat günlerinden önce...Siz ve  Abdurrahman Dilipak, polis tarafından gözaltına alınıp Vatan Caddesi’ndeki Emniyet Müdürlüğü binasına çekilmiştiniz, suçunuz,  türban eyleminde kışkırtıcılık yapmak olarak gösterilmişti. Başörtüsü davanızın bir bayrağı mı, bu konuyu neden öncelikli din sorunu olarak görüyorsunuz?


28 Şubat’tan sonra elele yürüyüşü oldu, Türkiye çapında, o yürüyüşe katılanlardan bir grup olarak göz altına alındık evet. Kuran’daki ayetlere bakarak, en azından bir kısmı, bunun Allahın bir emri olduğunu düşünüyor, buna inanıyor ve bu emri yerine getirmek istiyor, o zaman bu onun inancı ile özgürlüğü arasında sorun oluşturuyor, bu özgürlüğü biz onlara verecek miyiz, vermeyecek miyiz, bu tartışma, Fransa’da da, İngiltere’de de oluyor, orada da bunun bir dini görev olduğuna inanan Müslüman kadınlar başlarını örtmek istiyorlar, kurulu  düzenin, sistemin önüne bu talebini getiriyorlar, kurulu düzen de onlara, tamam ben sana bu özgürlüğü tanıyorum veya tanımıyorum diyor. Türkiye, tanımayan ülkeler arasında. Özellikle eğitim alanında kamusal alan denen yerde bu özgürlüğü tanımayan ülkeler arasında. Bu Fransa için yadırganacak bir şey, demokrat, insan haklarına saygılı bir ülke olarak tanımladığı için kendisini….Hollanda için bile garipsenecek bir şey, Türkiye gibi Müslüman bir ülke için çok daha gariptir. Kamusal alanda dini referans almama gibi tanımlıyorsunuz, bu büyük sorunlara yol açıyor, sadece başörtüsü sorunu değil. Başörtüsü o sorunlardan en görünür olanı. 28 Şubat sürecinde özellikle çok yaralayıcı sonuçlar koydu, sadece başörtülü kadınlar mağdur olmadı, başörtülü kadınların kocaları da mağdur oldu, anneler mağdur oldu mesela oğlunun düğününe katılamadı başörtülü kadın, askeri ordu evinde yapılan düğüne katılamadı, oğlunun yemin merasimine katılamadı, Bir Kaymakam’ın eşi…Bana Kaymakam yazıyor, “Bir gece saçları ağardı”diyor. Niye 28 Şubat döneminde çünkü Kaymakam eşi, Vali eşi başörtülü olur mu, tıpkı subay eşi başörtülü olur mu gibisinden böyle bir tahkibata uğruyorsunuz. Böylece kadın, kocasının Kaymakamlığı yüzünden cehennem azabı yaşıyor. Bunlar Türkiye’de yaşanan dramlar, öğrencilerin yaşadığı ise, daha büyük bir dramdır, buna insan olarak da sahip çıkabilirdik. Yani hiçbir inanç bağımız olmasa da o kız öğrencilerle ki, öyle olan bir çok yazar, akademisyen vardı, diyelim ki Elizabeth Özdalga, Müslüman bile değildi, ama niye bu zulüm var diye isyan etti, sahip çıktı.


Sahip çıkmayan birileri kaldı, siz de onlara çokça gönderme yaptınız ama….Bana göre başörtü konusunda yazdığınız en etkileyici yazı, “Başörtülü Kürt kızı”yazınızdı. Orada her engeli aşıp üniversiteye kadar gelen kızın başörtüsü nedeniyle üniversite kapısında kalışını, "açılım"ın mimarlarının asıl neye kafa yormaları gerektiğiyle anlatmıştınız. Açılım mimarları için başörtüsü neden paketlenemiyor sizce?


Paketlenemiyor çünkü o ilgi AK Parti için kapatılma gerekçeleri arasında sayılıyor, Refah Partisi davasına bakın, baş örtüsü davasına bakın, bunlar doğrudan laikliğin ihlali olarak değerlendiriliyor. AK Parti’nin kapatma davasında da, o parti kapatılmadı, sadece bir oy eksik çıktığı için ama layıklık karşıtı eylemlerin odağı olarak zikredildi, onun için de başörtüsü ile ilgili, 42’nci ve 10’uncu  Anayasa Maddesi değişiklikleri, Anayasa Mahkemesinin zorlayarak iptal ettiği şeyler bile vardır, onun için maalesef AK Parti el uzatamıyor bir çok konuya.


“CHP ÇÖZSÜN BAŞÖRTÜSÜNÜ SORUNUNU, RANTI O KAPSIN”


Onların eli uzanmayınca, “CHP ve Askere Çağrı” başlığını taşıyan bol mesajlı bir yazı kaleme aldınız. Sizce bu konuda CHP ve askerin yapabileceği daha çok şey var denilebilir mi?


Onu ironik bir yaklaşım olarak ortaya koymaya çalıştım, Türkiye’de böyle bir ironik durumla karşı karşıyayız. İslam konusunu, hükümet gündeme getiremiyor, bari CHP ile asker getirsin, başörtüsü için de başörtüsünü CHP çözsün, rantını o alsın diye ben ordunun başörtüsüne karşı görünmesinin orduya verdiği zararları yazdım zaman zaman, ordu- toplum ilişkilerini nasıl yaraladığını, ordu da kendi hareketlerini restore ediyor şimdi, mesela yeminlere başörtülü kadılar alınıyor… 


“BAŞBAKAN”SUNNİLERİN DE SORUNU VAR”DİYE BİR CÜMLE KULLANDI.”


2008 yılında AKP için bir eleştiriler envanteri çıkartmıştınız. AKP’nin bu yıl ki bilançosunu oluşturacak mısınız?


Doğru aslında yazılabilir tabi. Dış politikada önemli artılar sağlandığını düşünüyorum. Ahmet Davutoğlu’nun dış işleri bakanı olması, daha önce de danışmanlık işinde çalışıyordu, bir anlamda bütün varını yoğunu ortaya koydu ve Türkiye ciddi kazanımlar içinde, son büyükelçiler toplantısı yapıldı, orada 2023 vizyonu ortaya kondu, orada çok önemli açılımlar var Türkiye açısından, dış politika o açıdan önemli. İç Politika da ‘açılımlar’diye bir başlık açması lazım hükümetin. Açılımları iyi niyetle başlattığını, hakikaten o alanlarda Türkiye sancılı bir ülkedir, henüz bütününü kapsamış değil, en son Başbakan”Sunnilerin de sorunu var”diye bir cümle kullandı. Abdullah Gül, dış işleri bakanı iken, ‘Türkiye’de çoğunluğunda orunları var’ gibi bir ifade kullanmıştı. Yani sancılı alanları var, Alevilik, romanlar, Kürt meselesi, gayri Müslimler…Bunların giderilmesi lazım, toplum- din-devlet ilişkilerinin sağlıklı hale getirilmesi lazım. Bunları başlattı, nasıl gelişir? Muhalefetin katkısının olmasını diliyorum ben. Bundan Türkiye kurtulmalı. AK Parti bu işi kurtarır, ona rant sağlar gibi bakmamak lazım, hakikaten Türkiye bu ayak bağlardan, sancılardan kurtulursa, dış ilişkilerdeki bu gelişmeler dikkate alındığında çok daha büyük bir ülke politikası uygulayabilir. Onun için buna, iç insicam diyorum, içinsicamın sağlanması lazım.


“BU KADRO, DİK DURMA KARARINI VEREREK YOLA ÇIKAN BİR KADRO”


Ordu kendi hareketlerini restore ediyor dediniz de, son günlerde Mehmet Ali Birand’ın,”Asker yeniden yönetime otursa AK Parti lime lime mi edilir” gibi bir ifadesi vardı.  AK Partinin asker karşısında gösterdiği inat ve dirayeti neye bağlıyorsunuz?


Bu AK Parti kadrolar, Refahın ve bundan önceki dönemlerin öz eleştirisini yaparak geliyorlar. Ve bir anlamda bu kadro, dik durma kararını vererek yola çıkan bir kadro bence. Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç….Bunlar Türkiye’de epeyi bir deneme yaşadı, ya bir de dik durmayı deneyelim siyasi kadrolar olarak diye, ve bu onlara yakışıyor, Tayyip Erdoğan’a, Kasımpaşalı bir siyasetçiye süklüm püklüm olmak, hadi git deyince gitmek yakışmazdı.


“İSRAİL’DE BAKAN YARDIMCISI, KENDİ İÇLERİNDE ÇOK KINANIYOR”


Peki o süklüm püklümlük uluslar arası bazı toplantılarda yaşatılmaya çalışıyor mu? Türk- İsrail ilişkileri açısından Türkiye’nin tepkisi yeterli mi?


Buna Türkiye tepki verecektir, şu anda da, Büyükelçiye haddinizi aşıyorsunuz, bu terbiyesizliktir diye bazı şeyler söylemişler, Başbakan da çok net sözler söylüyor, Gazze konusunda ortaya konan tavır, İsrail’e karşı bugüne karşı konulmayan tavırlardır, ben o Bakan Yardımcısının tavrının kendi toplumunda bile çok kınandığını görüyorum. İsrail o tarz bir şeyi sürdüremez. Ne o bakan, Liberman’ı taşıyabilir, ne de o de o Bakan Yardımcısını taşıyabilir. Netanyahu bile problemli gözükürken bu çok vahşi bir şey, sürdürülemez.


“TÜRKİYE’DE KİMSE, ‘ZULME UĞRUYORUM’DİYE BİR ÇIĞLIK ATMAMALI.”


TAYAD’lı( Tutuklu Aileleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği) annelerle diyaloga girebilmeniz, en ekstrem ve aşırı uçların haklı taleplerini köşenize taşımanız dolayısıyla, eleştirdiğiniz insanın yerine bile kendinizi koyabilmenizi yazmıştı Sami Hocaoğlu. Yok ben o olamam dediğiniz biri oldu mu?


Zulme uğrayan insanların, kim olursa olsun, onun yanında olabilirim, zulümde kimlik sorulmaz, kimse zulme uğramamalı, düşüncesine, hayat tarzına karşı olabilirsin, ona eleştiri yöneltebilirsiniz ama TAYAD vs o dönem cezaevlerinde ciddi sıkıntılar yaşıyordu, Türkiye bu zulümlerden kurtulmalı, Türkiye’de kimse, ‘Zulme uğruyorum’diye bir çığlık atmamalı.

 

YORUMLARINIZ
Türcan - 12.05.2010 00:55
Canakkaleli Kardesim Sormasi ayip Atatürkü bu yaziya sokmak icin cok düsündünmü, Halkta iktidar degil getirdigide derken, bi soru sorayim, Bu ülkeyi Atatürk yattigi yerdenmi yönetiyor Allah mi Yönetiyor be adam. Sebeplere bakacak olursan yattigi yerden konusan cok.
Ne denmis hadisi serifte
" Neye layiksaniz öyle yönetilirsiniz. " Müminsen silahin Dua, Atatürkün arkasina saklanipta ölmüs bi adami Putlastirip tapmak olmasin.
MUSA HİRAM - 02.04.2010 00:44
SAYIN MÜRAİ OSMANLICI, İSLAMCI AZINLIKÇILAR,
TÜRKLER TÜRKLÜK DAYATMADILAR. KAFİRLERLE BİN YIL SAVAŞANLARA TÖRELİ TÜRK DENİLEBİLİR. BATICI AYDINLANMACI JAKOBEN MASON KADROLAR BATICILIK DAYATTILAR.SİZİ DENİZE İTEKLEDİLER SİZ DE CENNETİ BIRAKIP AB'YE YAPIŞTINIZ. TIPKI ULUSALCI NATOCULARIN ABD'YE YAPIŞTIKLARI GİBİ. MÜSLİMLERE ALAH'IN İPİ VE SAĞLAM KULPU YETER!TESLİMİYETÇİ FİTNELERİNİZDEN DOLAYI TEVBEYİ İSTİĞFAR EDİN Kİ KURTULABİLESİNİZ...
Necati Merter - 23.01.2010 23:30
Öz be öz Türk! Kütür kütür Kürt! (II) <br> <br>….. <br>Vermişsen şeytan’a bu konuda salâhiyeti, <br>Hiç durur mu? o an yüklenmiştir mesuliyeti, <br>Ataların hemfikir olduğu islamiyeti..... <br>Rafa kaldırmış olmanın bir neticesi bunlar! <br> <br>Tamam! Anglo-Saksondan, ondan-bundan geri kaldık, <br>İbni-Sinalar gibi Kuran’dan mı ilham aldık? <br>Dini disiplin ile mi yaşadık? lükse daldık! <br>Ulusal eğitimin ucuz getirisi bunlar! <br> <br>Din kardeşliğini unuttuk! müslümanız sözde! <br>Kulluk bilinci de pek kalmadı! laiklik gözde, <br>Ama o’nun da, istismar edilen şekli bizde! <br>Dejenerasyonun bir çesit göstergesi bunlar! <br> <br>“Hür irade” ki bir nimet! “akıl” ayrı bir nimet.. <br>Ancak bunlar hakim ise daim olur bir millet! <br>Kavramakta güçlük çekiyor ki bunu cehalet, <br>Kürt olsun, Türk olsun, bugünün Türkiye’si bunlar <br>...... <br>
Necati Merter - 23.01.2010 20:12
Öz be öz Türk! Kütür kütür Kürt! (I) <br> <br>Kafalar karışık! çifte standard gırla giderse... <br>“Hak” aranmakta! geçse de celse üstüne celse, <br>Şaşılır! dayatmacılar Türklüğe önem verse! <br>Türklüğü istismarın birer bahanesi bunlar! <br> <br>Benim bildiğim Türk adildir! halisten bir insan, <br>İman sahibi, dürüsttür ve her zaman çalışkan, <br>Bu özelliklerle donatmıştır Yüce Yaradan, <br>Dayatmacılar kim?! birer Türk müsvettesi bunlar! <br> <br>Bir sorun ki sahip çıkmadık gerektigi gibi.. <br>Unuttuk ki neydi, proaktif liderlik prensibi, <br>Basiretsiz liderler bu günlerin müsebbibi, <br>Müslüman türkün, kürtün ortak çilesi bunlar! <br> <br>Kim gitti ki isteyerek? hep sürgün yeri dendi, <br>Ayırdı durdu “Kürt”, “Türk” deyip şeytan efendi. <br>Ülkede teröre milyarlarca dolar ödendi! <br>Bölgesel kalkınmanın yanan sermayesi bunlar! <br>…… <br>
kazim hür - 19.01.2010 08:52
ben dahaçok türküm sen daha az kürtsün sen daha fazla çerkessin. bu işin sonu gelmez. 1. ve 2 dünya savaşları niye çıktı zannediytorsunuz. biraz ekonomik biraz milliyetçilik ulusalcılık için .şu anda 225 tane ülke var . derin güçler bundan vazgeçtiler .70 yıldır tekrar büyük birleşmeler ve imparatorluklar kuruluyor. habereiniz olsun.uyumayın biz hale yok kürt yok türk ölen ahmet öldüren mehmet.....
adaletli yaşam. - 18.01.2010 13:08
pkk hiç bir zaman kürtleri temsil etmemiş ve etmemektedir.bir kaç olumsuz luk yüzündan binlerce senedir aynı cografyada yaşayan insanları yok sayamayız.pkk bir ermeni hareketidir.zaten kürtlerde bu olayın içerisine çekilmek istenmektedir.şimdi filistindeki zulme yardım etmeyen kendini müslüman sanan mısır neyse türkiye için pkk odur.yandaşçılık ve isyanı destekleyen unsurlar ortadan kalkarsa kürtleride aklamış oluruz.türk halklarında ırklar arası bir çatışma yoktur.sadce işbirlikçilerin menfaat çatışması vardır
sami cennetlik - 17.01.2010 23:42
İngilizlerin kışkırtmasıyla çıkan isyanların, yarısından fazlası Osmanlı Devleti döneminde olmuş. <br> <br>Yine Cumhuriyetin,ilk dönemlerinde,henüz devlet kurulmadan yapılan isyanlar var. <br>Bunları nasıl izah edeceğiz? <br>PKK ve yandaşları, bölge insanımızı tem mi ediyor demek istiyorsunuz? <br> <br>Bu ülkede asırlardır birlikte yaşayan, köken itibarıyla; türkmeni, azerisi,arabı,tatarı,kıpçağı,yörüğü,avşarı kürdü,arnavudu vb. nin hepsne Türk denmiyor mu? <br> <br>Bu farklı kökenlere mensup olanlardan neden biri isyan ediyor da, <br>diğerleri Türk Milletinin mensubu olarak yaşalaktan mutlu? <br> <br>Diğer ülkelerdeki etnik topluluklar, kendilerini Alman, Fransız, İngiliz, İsveç vs. sayıyor da, bizde bir grup isyan ediyor?
çanakkaleli - 16.01.2010 10:03
BU GÜN HALKTA İKTİDAR DEGİLDİR HALKIN SEÇTİGİDE.YATTIGI YERDEN ATATÜRK ÜLKEYİ YÖNETİYOR.ONUN İLKELERİNE AYKIRI KİM KANUN ÇIKARTABİLİR VE KANUN ÇIKMASINI TEKLİF EDEBİLİR.BİRDE SİLAHLI KUVVETLER VE PARA BABALARI VAR BU ÜLKEDE.EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİN DEGİL ATATÜRKÜN,ASKERİN VE PARANINDIR.BAZI RANT SAHİPLERİ BU KADAR BASİT ÇÖZÜMLERİ ANLAMADIGINDAN DEGİL İŞİNE GELMEDİGİNDEN ANLAYAMIYOR.HALA ESKİ ÇAGLARDAN ESKİ KANUNLARDAN ÖLÜLERDEN YENİ DOGACAKLARDAN MEDET UMANLAR VAR.ARTIK ZAMAN GEÇMİŞ İNSAN VE İHTİYAÇLAR DEGİŞMİŞTİR.TÜRKÜN KÜRDE ACEMİN ARAP OLANA ÜSTÜNLÜGÜ YOKTUR.HERKESİN YAŞAM ŞARTLARI VE YAŞAM KALİTESİ AYNI DERECEDEDİR.BENCE BU RÖPORTAJI ALIN VE NOT DEFTERİNİZİN ARASINDA SAKLAYIN.EGER SEVİYESİZ Bİ TARTIŞMAYA GİRERSENİZ SEVİYENİZ BU OLSUN.tşkrlr rop için..
Ne önemi var? Söze bak! - 15.01.2010 23:41
Ahmet Taşgetiren bir geçmiş zaman öykücüsü. Çeşitlenmiş, ilginç, fikirler sunuyor gibi görünse de gerçekte çamur bir zeminde insanları ağırlamaya çalışıyor. Biçimin, sembolün kutlandığı bir halk dalkavukluğunun güzel usluplu ifadesidir o. Ve yine o bilgi seviyesi 16 yaşındaki çocuklar kadar olan bir toplumun nasıl bir irade beyanında bulunacağını bildiği için ’rahat’ konuşuyor. O cehlin gölgesinde, özün değil biçimin öne çıkmış halini aslında görüyor; ama iman tartma yarışında usturuplu olarak yerini alıyor. Türk sözüne yüklediği ayırımcı işlev, onu güzel anlatıyor. Osmanlının felaketini onun gibi düşünenler hazırladı. A. Taşgetiren’e göre Van-i Mehmet Efendi en baş ayırımcıdır. Çünkü müslüman olarak Türk’ten söz etmiştir. Taşgetiren bir ibretliktir. İnsan beynini oyalamak için birebirdir.
mehmet bey - 15.01.2010 22:18
"Türklük dayatması olmasaydı, Kürtçülük çıkmazdı" demiş ahmet taşgetiren,Tarihin kirletildiği bir dönemde yaşıyoruz,her önüne gelen <br>kendi işine gelen tarihi yazıyor veya anlatıyor ve ağzı olan konuşuyor... neyse gelelim esasiyete...Bir defa Osmanlı imparatorluğu döneminde ve kendi imparatorluk adını Osmanlı diye adlandıran ve yine kurucusu olan Osman beyden almıştır....Osmanlı imparatorluğu yıkılıncaya kadarda kendini Osmanlı olarak bilmiştir.... <br>ancak Osmanlı imparatorluğunu yıkmayı <br>kafasına koyan batılılar Osmanlıları <br>Türk olarak tanımlamışlardır..... <br>ahmet taşgetirenin "Türklük dayatması olmasaydı, Kürtçülük çıkmazdı" lafınada !!... Osmanlı imparatorluğu döneminde 1838 yılında neden isyan ettiler Osmalılara....O zamanda Türklük dayatmasımı vardı....Bugünkü <br>ahmet taşgetirenin söylemiyle o zaman <br>Osmanlı dayatması vardı,o günlerdede <br>bugünlerdede İhtiraslı Kürt siyasiler <br>kendi değirmenlerine değilde,anglo saksonların değirmenine su taşıyorlar hepsi bu.... <br> <br> <br>
karadeniz - 15.01.2010 22:07
biz de bir laf var ekmegi ekmekçiye ver bi ekmekte fazla ver.büyük gazetelerin köşelerine bazı örümcek beyinlileri koyacak yerde bu yetenegi neden görmezler.ahmet hocama tşkrler.allah ondan razı olsun yerinde bi rop
ayşe - 15.01.2010 21:27
çok begendim rop çok güzel olmuş.keşke herkes ahmet hocam gibi bilgili hülya hanım kadar kişilikli ve gazeteci olabilse.
mehmet emin - 15.01.2010 21:23
eger hülya hanımın yerinde başkası olsaydı,atatürkçülük laiklik çagdaşlık ilkecilik falan filan der röportajı rezil ederdi.demek ki bu ülkede kavga etmeden çözümde üretiliyor.yüreginize saglık
banu - 15.01.2010 20:56
ahmet hocama tşkr ler.ezilenleri sesi o.neden konu akp ,kürt sorunu yada türban olunca insanlar bilip bilmeden konuşuyor.işte gerçek cvp lar ve çözümler burada röp için tşkrler
zafer - 15.01.2010 20:49
ahmet hocamın ilmi ve bilgisine herzaman güvenirim.fakat röportajı çirkefe çevirmeyen ve üstün bir gazetecilik başarısı gösteren hülya hanıma tşkrlr.
Bu sayfaya yorum yazarak tarihe not düşün.
1 2 3