1945 yılında, çok partili yaşama geçildiğinden bugüne kadar Mecliste çoğunluğu elinde bulunduran siyasal partiler genellikle kendilerinin milli iradeyi temsil ettiğini ileri sürerek, milli iradenin sınırsız olduğu yolunda bir izlenim vermeye çalışmış ve çalışmaktadır. Gerçekten de milli irade sınırsız mıdır? Bu soruya ikinci dünya savaşı nedeniyle savaşın yıkımından, faşizmin zulmünden ders alan insanlığın evet demesi mümkün değildir. Çünkü bilindiği gibi faşizm, liberal devlet düzeninin olanaklarını, hatta liberal devlet düzeninin despotik siyasal gücü koruyucu işlevlerini kullanarak iktidara gelmiş ve kendi yasal düzenlemelerini oluşturmuştur.
Faşizm ile birlikte insanoğlu, insan haklarının yalnızca saymakla, ilan etmekle gerçekleşmeyeceğini anlamış, insan hakları bakımında en önemli sorunun insan haklarının korunması ve yaşama geçirilmesi olduğunu, bu koruma ve yaşama geçirmenin de destekleme, denetleme ve garanti altına alma ile sağlanacağının farkına varmıştır. Bu nedenle de despotik siyasal güçlerin insan haklarını ihlal etmesini önleyecek, insan haklarını yaşama geçirecek, yaptırımlar içeren ulusal ve uluslar arası güvence sistemleri geliştirilmiştir.
Bu anlayış çerçevesinde günümüzde milli iradenin, hukukun genel ilkeleri, insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmeler ve bu sözleşmelere uygun olduğu kabul edilen anayasa ile sınırlandırıldığı herkes tarafından kabul edilmektedir. Bunun anlamı mili iradeyi yaşama geçiren yasama ve yürütme organları ile bunları denetleyen yargı organlarının, hukukun genel ilkelerine, insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmelere ve bu sözleşmelere uygun olduğu kabul edilen Anayasaya aykırı işlem ve eylemlerde bulunamayacağı ve kararlar alamayacağıdır.
Daha açık söylemek gerekirse Meclis, hukukun genel ilkelerine, insan haklarına ilişkin sözleşmelere ve anayasaya aykırı kanunlar yapamaz, uluslararası sözleşmeleri onaylayamaz. Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanlar, bakanlıklara bağlı il ve ilçe müdürlükleri, belediyeler, il özel İdareleri, muhtarlar, meslek odaları, YÖK, RTÜK, Diyanet İşleri Başkanlığı v.s. hukukun genel ilkelerine, insan haklarına ilişkin sözleşmelere ve anayasaya aykırı işlem ve eylemlerde bulunamaz. Anayasa Mahkemesi de dahil tüm yargı organları da hukukun genel ilkelerine, insan haklarına ilişkin sözleşmelere ve anayasaya aykırı kararlar veremez.
Kısaca devlet, kendi iradesi olan egemen güç değildir. Devlet, hukukun genel ilkelerine, insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmelere ve bu sözleşmelere uygun olduğu kabul edilen anayasal kurallarla bağımlı, temek hak ve özgürlükleri yaşama geçirmekle yükümlü, görevli bir siyasal örgütlenmedir. Bu siyasal örgütlenmenin görevi bireylerin haklarını koruyup, güvence sağlamak, insan haklarının ihlalini önlemektir.