“O ki ismiyle kendisini yıldırmaya çalışan her şeye meydan okurken, soy ismiyle nerede duracağını bilmiş biri. O ki, gönlü müsterih, kalbinde korku bulunmayan, O ki, merhamet, sadakat ve emniyet sarmalına dolanmış ve bundan muziç duymayan, O ki, ürkütücü durumlar yaşadığı ülkücülüğü ile yine ülkücülükle kurtulmayı başaran , O ki, muzafferliğini ya da mağlubiyetini Allah’ın takdirine bırakan, O ki, yüksek ve heybetli bir huzurdan kendisine varmak isteyen için gönlünü bir merdiven gibi alçaltan, O ki Cüz’i manaların anlaşılması için beynindeki silaha davranan, O ki, yanındaki ağaca ‘kendisinden’ olmasa da sarılıp giden bir üzüm halası, O ki etrafından süzülen sularıyla doluluğunun güzelliğine şahit olduğum bir havuz!...Onu anlatmaya yetmedi hiçbir söz, bırakayım da Yılma Durak’ı biraz da bu derin söyleşi anlatsın size!...”
HÜLYA OKUR- HABERX

“DEMOKRAT PARTİYİ SONUNA KADAR YAŞAMIŞ, YAŞATMIŞ BİR AİLENİN ÇOCUĞUYUM”
1940 yılında doğan Yılma Durak, yıldığı, yıldırıldığı anlara kadar nasıl bir çocukluk geçirdi?
İlk-orta- lise tahsilimi Erzurum’da tamamladım. Ben Erzurum’da 1948’de ilk matbaayı kuran, ilk gazeteyi çıkaran bir ailenin çocuğuyum. Babam, Demokrat Partili, Demokrat Parti’nin kurucularındandı. Demokrat-Doğu Gazetesini çıkartıyordu. Demokrat Parti iktidara geleceği zamana kadar yani 1940’larda ailemizde ciddi bazı sıkıntılar yaşadık. Babam benim 1950’den sonra Demokrat Parti’nin kurucusu ve liderlerinden olmasına rağmen bazı yanlışları da gazetesinde yazmış bir adam. Demokrat Partinin nimetlerinden istifa edememiş ama Demokrat partiyi sonuna kadar yaşamış, yaşatmış bir ailenin çocuğuyum. Dolayısıyla bizim matbaamız biraz da ciddi bir sohbet mekanıydı yani Erzurum’un elitlerinin….Ben üç-dört tane sanat dergisi çıkardım, şiir yazan, aşık olan, romantik bir hayatın içerisinde yuvarlana gelen bir insan idik. Daha sonra rahmetli Türkeş, Türkiye’ye geldikten sonra Erzurum’da Gençlik Kollarını kurdum, partinin ve böylece de siyasetin içerisine adım attık. Ben bazen sorguluyorum kendimi; acaba şiir, hikaye yazdığınız dönemleri devam ettirseydik ne olurdu? Siyasetin içine ne olduk ki gibi sorular soruyorum kendime.
“BEN TÜRKİYE’DEKİ BÜTÜN BÜYÜK OLAYLARIN YÖNETİCİSİ GİBİ YARGILANDIM”
Sanatla daha çok insana ulaşacağınız kuşkusuzdu. Nihayetinde güneş, doğudan doğdu. Milliyet Gazetesi’nden rahmetli Örsan Öymen, size Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde anarşi ve terörü önleme gayretleriniz nedeniyle ‘Doğu’nun Başbuğu’ adını verdi. Sırf bu lakap dolayısıyla olmadık suçlar isnat edildi mi size?
Daha öncesi de var onun. Daha önceden Millet Gazetesinden bir dostumuz Erzurum’a geldi, orada yaşadıklarımızdan dolayı, haddimiz olmayan böyle bir yükü koydu gitti. Sonra Örsan Öymen de tabi onu dile getirdi, dillendirdi. Ben Türkiye’deki bütün büyük olayların yöneticisi gibi yargılandım yani cinayetlerin yönetici olarak yargılandım, KİT gibi hiçbir izi olmayan ama efsane olan gizli teşkilatların yöneticisi olarak yargılandım. Bunun önemli sebebi, bizim üzerimize yüklenen yükten kaynaklanıyor.

“BAZEN VİTRİNLERLE, DEPOLARDA SAKLANAN MALLAR GİBİ İNSANLAR ARASINDA FARKLILIKLAR MEYDANA GELİYOR”
İpekçi’nin öldürülmesi ve Ağca’nın cezaevinden kaçırılması gibi olaylardan sorumlu tutulmuştunuz. Sizi hep olmadığınız yerlerde arayan zihniyetin varmak istediği şey, amaç neydi? Ülkücülerin saçtığı korku neydi?
Ben Ağca’nın kaçırılmasından ayrıca idamla yargılandım ve berat ettim. Abdi İpekçi Türkiye’de, ilk defa Milliyet Gazetesinde çok güzel bir yazı yazdı
O da sizi idamdan kurtardı.
İdamdan kurtardı değil de o yazı benim için ciddi bir delildi ve o delil de dikkate alındı. O gün Nazlı Ilıcak, Gün Sazak bey, milletvekili olmadan bakan olduğu için aleyhinde yazı yazdı ama Abdi İpekçi:”Türkiye’de biz ülkücüleri tanımıyoruz, ilk defa gümrüklerde kaçakçılık önlendi, bunları kutlamak lazım” diye yazı yazdı. Bunu şunun için söylüyorum: Bazen vitrinlerle, depolarda saklanan mallar gibi insanlar arasında farklılıklar meydana geliyor. Biz o işlerde yargılanırken beraat ettiğimiz bu meselelerden çok da sıkıntı çektik. Şimdi ben Ağca’yı hayatta hiç tanımadım. Kendisi de çok sıkıştırıldığında aynı ifadeyi kullandı ama böyle şeyler olmuşsa bunun başının altından çıkmıştır gibi, “Doğunun Başbuğu” gibi bir yapının oluşturulması ve yükün sırtımıza konulması bizi herşeyle bağlantılı hale getirmeye çalıştılar. Abdi İpekçi meselesinde beraat ettim. Zihniyetin amacı ise, 12 Eylül’den önce Türkiye’de ciddi bir silahlanma vardı, 12 Eylül bunu önledi, 13 Eylül’de hiçbir silah sesi duyulmadı. Marksistlerin, savaşıyoruz dedikleri mücadele stratejilerinde önlerine çıkan bu olligarşik yapıya mağlup oldular. Bunun arka bahçesini araştırmak lazım. 12 Eylül bana göre Milliyetçi Hareket Partisini enterne etmek için yapılmıştır. Sebep, eğer 1980 darbesi olmasaydı, 1981’de MHP ya iktidardı, y ada iktidar ortağıydı. Bunu ben söylemiyorum, Cumhuriyet Gazetesinin anketleri var, 1980’den sonra. Ecevit, 12 Eylül’den önce : “Ey, Adalet Partililer tabanınız oynuyor, faşizm iktidara geliyor!” Amerika Büyük elçisi ile yapılan bir röportajda, “İktidara gelmesini engelledik ne istiyorsunuz” dedi. Bu MHP, ülkücüler bu kadar korkulacak bir yapının mı sahipleri? Dünyanın her yerinde emperyalizmin hedefindeki tek yapı, milli yapıdır. Milli yapılar da, eğer milli iseler emperyalizme karşı daima akıllı bir mücadele vermişlerdir, savaşmışlardır. Çünkü emperyal yapıların karşısında emperyalizmin menfaatlerini milli yapılar engellemiştir ama burada bizim tehlike oluşumuzun sebeplerimizden bir tanesi de, Milliyetçi Hareket Partisinin siyasete başladığı noktada verdiği karar. Türkiye’de ilk defa, üniversitelerde, elitler arasında geçerli bir düşünce ve fikir sistemi haline getirmeye çalıştı yani üniversitede elitler arasında ilgi uyandırdı, sebep şu: Biz batıyı iyi biliyoruz, 19.yüzyılın başına kadar batılı bütün aydınlar Marksist olmuşlardır. 19.yüzyıldan sonra yani 1917 Ekim ihtilalinden sonra bu Marksistlerin çoğu dönmüştür. Hatta Andre Gide için: ‘Dağ fare doğurdu’ demişlerdir. Çünkü Marks’tan sonra batının en ciddi Marksisti Andre Gide olmuştur. Türkiye’de en büyük moda, en ciddi fikri seviyenin, fiyakanın tepesinde Marksizm var. Bir genç Marksist, bir aydın Marksist olmalı. Niçin? dünyadan haberdar ise…Marksist olmalı.
“BİZ ÖNCE DOSTLUĞU SEÇTİK, FİKRİ DOSTLUK SONRA GELDİ”
MHP, Üniversiteli gençlerin arasında yeşerirken siz neler yapıyordunuz, Doğu’da Türk Milliyetçiliği adına bir mücadele içinde bulunmak, sizin sosyolojik ve bilişsel olarak farklılık gösteren insan kitlesiyle aranızı nasıl tuttu?
Şöyle. Ülkücü teşkilatları vardı: TÖKDER, POLDER gibi…TÖKDER’in davetlisi olarak Uğur Mumcu, Erzurum’a Atatürk Üniversitesine davet edildi. O zaman üniversite özerkliği ile ilgili Türkiye’de ciddi bir çalışma yapılıyordu. Biz o zamanlar ilmi özerklik diye bir şey ortaya çıkartmıştık, ondan dolayı da bu işlerin karşısında bir yapı oluşturuyorduk. Uğur Mumcu oditoryuma geldi, konuşuyor…”Siz demokratsınız, herkese tartışma ortamı açıyorsunuz, biz de sizinle bu işi tartışmak istiyoruz” dedik. Önce hayır dedik, sonra kabul ettiler. Ben Karl Marx’ı fişleyerek okumuş bir adamım yani Marksizm’i iyi bilen birisiyim, iddialı söylemek istemem ama Marksizm’i biliyorum. Biz şunu yaptık: Atatürk üniversitesinde solcu, Marksist gençlerle tartışarak meseleyi çözdük. Üniversite’de Marksistlerin liderleri olanlar ülkücülerin lideri oldular. Eğer çok daha farklı bir yapıya sahip değilseler…Mesela Atatürk Üniversitesinde biz; alevi, Kürt…bütün arkadaşlarımızla çok ciddi sıcak bir ortama meydana getirdik. Mesela Atatürk Üniversitesinde okuyan hiçbir Kürt, Türk Milliyetçisi olmaktan başka bir çare bulamamıştır. Biz çok akıllı olduğumuz için, Milliyetçiliği iyi anlattığımız için değil! Biz bir esası ortaya koyduk. Biz, bütün alevi arkadaşlarımızla gönül birliği meydana getirdik. Biz önce dostluğu seçtik, fikri dostluk sonra geldi. Gönül dostluğundan sonra fikri dostluk kuruldu ve bu sonuç verdi. Mesela Türkiye’nin her tarafında anarşi çatışması olmuştur ama bizim Erzurum’da olmamıştır. Erzurum’da bir tek alevinin burnu kanatılmamıştır. Bu bir zihniyet meselesidir. Bir alevi kadar ben aleviyim, bir Kürt kadar da Kürt’üm. Gönül beraberliği, bu muhabbet zenginliği Erzurum’da çok ciddi bir sonuç aldı ve bunu kıskananlar oldu. Bizim Doğu’nun Başbuğu meselesi de böyle bir zemin hazırlandığı için addedildi.

“BİZ TÜRK MİLLİYETÇİLERİ RÜZGARI FIRTINA GİBİ ALGILARIZ, ÖNCE ANLAŞILMAYIZ, HAKSIZLIĞA UĞRARIZ SONRA ANLAŞILIRIZ”
Peki bu Erzurum’a olan hakimiyet niye ülke siyasetine yayılmadı? Türkolog Rıza Nur Cumhuriyetin ilk yıllarında Ziya Gökalp’e doğuda Kürtler üzerine bir araştırma yaptırmış, hazırladığı raporun Atatürk tarafından çok beğenildiği bilinmektedir. Türk Milliyetçiliği adına doğudaki Kürtler üzerinde bugüne kadar yaptığınız çıkarımları hükümetlerle paylaştığınız oldu mu?
Ben 1980’den önce 71-72-73 yıllarında Avrupa’daki Kürt- Ermeni yayınlarının %80’ini Atatürk Üniversitesine master- doktora yapmaya giden gençlerden ne kadar yayın varsa derleyip toparlayın demiştim, çok ciddi bir arşivim vardı benim. Ben 72-73-74 ve 75 yıllarında önce Erzurum’da bütün okullarda, sonra halk eğitimlerdeki konferanslarla, sonra da 3’ncü ordu subay- astsubay karargâhlarına giderek Ermeni- Kürt meselesini anlattım. Ve bir anekdot…Mesela 6’ncı zırhı tugaya gittik, Fahrettin Kırcıoğlu var bir de Nazmi Oruç…Nazmi Oruç, ismindeki profesör Erivan’a davet edildi, Erivan’da Kürt- Ermeni haritalarını görüyor, Türkiye’yi Ağrı Dağının içine alan, ilmi bir konferansa gitmiş olmasına rağmen:”Erivan Türkiye’dedir, Türk topraklarındadır diyor tebliğini sunmadan önce, tebliğini sunar sunmaz bunu hudut dışı ediyorlar. Bu hatıralarını anlattı. Fahrettin Kırcıoğlu da hem Ermeni hem Kürt tarihi ile ilgili bilgilerini verdi. Ben de Aktüalitedeki Ermeni ve Kürt çalışmalarını anlattım. 6’ncı zırhı tugaya gittik, elimizdeki belgelerle biz bunlara anlatıyoruz. Mesela o zaman Yunanistan bir kilisede Ermeni ve Kürt militanlarını eğitiyordu, Türkiye’nin aleyhine. Teşkilat, 1868’de kurulmuş bir teşkilat, PKK’yı lojistik destek veriyordu. Biz bu Ermeni-Kürt meselesinin Türkiye üzerindeki tasarruflarını çok iyi biliyorduk. Bir kurmay subay, “Siz ya ihanet içerisindesiniz ya gaflet içerisindesiniz” niçin komutanım? “Türkiye’nin yakın tehdidinde ne Kürt ne Ermeni meselesi vardır, siz Türkiye’nin yakın tehdidinde Kürt- Erme
ni düşmanlığı icat ediyorsunuz” dedi. Bu yaşadığımız bir hadisedir. Ben dedim ki:”Bu bilgileri biz icat etmedik, Türkiye’nin yakın tehdidinde iki tehdit var, birisi Kürt, birisi Ermeni meselesidir, ama siz tehdit gördüğünüz şeyleri bize söylerseniz bu tartışmayı bir sonuca ulaştırırız” dedik. “Türkiye’nin yakın tehdidi; irtica, bölücülük ve faşizmdir” dedi. Bunlar da doğrudur, ama bu dedikleriniz bir ülkenin fikri seviyesi ile ilgilidir, fikri seviye yükseldikçe bunlar kendiliğinden erir, batıda böyle olmuştur ama bunlar batı emperyal güçler tarafından istiklal mücadelesi adında Türkiye’nin önüne konuluyor. Bir Ermeni’nin kafasında, büyük Ermenistan vardır, Kürt idealistinin ya da PKK’lının kafasında büyük Kürdistan vardır. Ve aradan zaman geçti, ben o zaman kütüphanede memurdum. Los Angeles’ta 75 yaşında bir Ermeni bizim konsolosumuzu öldürdü. Öldürürken, “Yaşasın büyük Ermenistan” diye öldürdü. Bunun üzerine bu komutan geldi buldu beni üniversitede. Dedi ki, “Sizin hangi istihbarat kaynağınız var ki, olacakları gününden evvel söylüyorsunuz?” Komutanım dedim, “Bizim Türk Milliyetçilerinin büyük bir hatası vardır, o yanlışı devam ettiriyoruz, o da şu, Türkiye’nin aleyhine ufacık bir yerde rüzgar eserse biz bunu fırtına gibi algılar, fırtına muamelesi yaparız, önce biz anlaşılmayız, sonra bu iş anlaşılınca biz haksızlığa da uğrarız, sonradan hakikaten bu böyleymiş denir. “ Bana o zaman Ermeni ve Kürt yayınlarını vermemi söyledi, verdim gitti, okudu. Avrupa’ya gidin, her Avrupalı milliyetçilikten bahsetmez, bir Alman milliyetçilikten bahsetmez. Ama her Alman milliyetçiliği hayat haline getirir. Milli meselelerde de kendiliğinden tepkisini koyar. Bizde ise Milliyetçilik, çok konulur ama yaşanılan hayat haline getirilmez maalesef, biz bu yanlışı sür git devam ettiriyoruz. Bu bir entelektüel- elit zafiyetidir. Elitlerimiz çok fazla demokrasi yanlısı ama hayatlarında demokrat değiller. Şimdi BDP, aşiret reisleri geldi milletvekili oldular, hiçbir zaman aşiretlerinde demokrat değillerdir ama demokrasi- demokrasi diyerek Türkiye’den toprak çalmak istiyorlar.

“12 EYLÜL ÖNCESİNDEKİ MÜCADELEDE ÜLKÜCÜLER BANA GÖRE VATAN SAVUNMASI YAPMIŞLARDIR. “
Peki siz ne yaptınız da 12 Eylül darbesinden sonra tutuklanıp, 6 yıl hapis yattınız. Siz MHP için "komünizm tehlikesi"ne karşı kullanılan bir şiddet aracı mıydınız?
12 Eylül’den önce sanki bu gençler birbirlerinin hoşuna gitmemiş, silah çekmişler, kandırılmışlar, kandırıldıkları için de bu gençleri bir kısım insanlar kandıralım diye uğraşıyorlar. Türkiye jeopolitik bakımdan çok önemli bir yerdedir. Türkiye’de Sovyetler 1917 ihtilalinden sonra Sovyetler Anadolu topraklarını zorlamışlardır ve Anadolu’ya ideoloji ihraç etmişler. Bu ideoloji ihracını da çok sistemli hale getirmişlerdir. Türkiye Komünist Partisi, Rusya’da kurulmuştur. Sovyetler Stalin zamanında resmen Kars’ı, Ardahan’ı, Boğazları istemişlerdir. Bunu harp sebebi olarak görmüşlerdir ve Türkiye NATO’ya girmek zorunda kalmıştır. Churchill-Avam Kamarası 1917 ihtilali olunca biliyorsunuz Türk- Yunan savaşı var, İngilizler, Fransızlar çekilmişlerdir. Çekilmenin tek bir sebebi vardır, Bolşevik ihtilalidir. Bunu da Avam Kamarası’nda dillendirmiştir, Halk Bakanı Churchill. Bunu şunun için söylüyorum: Türkiye’nin jeo politikasını hepimiz biliyoruz. Vatanseveriz biz. Bu coğrafya çok güçlü bir coğrafya, emperyalizm mücadelesi üzerine çok oyun oynanmıştır. 12 Eylül öncesindeki mücadelede ülkücüler bana göre vatan savunması yapmışlardır. ‘Bana göre’..Türkiye Komünist Partisinin arşivlerinden anlaşılıyor ki, eğer Anadolu toprakları aralanmış olsaydı, Sovyetler çökmezdi. Peki ne diyor TKP’nin önde gelenleri? “Bunu Türkiye’de ülkücüler engellemişlerdir “diyorlar. Bir, Türkiye’de devrimcilerin her mitingine, yürüyüşüne baktığınız zaman bir tek Atatürk resmi görür müsünüz, var mı? peki bir tek Türk bayrağı? o da yok. Lenin var, Che Guevara, kızıl yıldız var…Millet bu tiyatro sahnesini seyrederken, bu çocuklar yabancıları savunuyorlar, Dev Yol ile Dev Sol çok güçlü teşkilatlar…Dev Yol’un Başkanları Nasuh Mithat’la ben işkenceden dolayı tedavi görürken çok sohbet ettik. Ben onlara sordum:”Peki bir Türk sosyalizmini, bir Türk Marksizm’ini yorumladınız mı?Hikmet Kıvılcımlı’ya bak, ayaklar altında ezildi gitti, dünyanın hiçbir yerinde Marksizm, tarihi, coğrafi, sosyal kültürel şartlarını dikte ettirdiği bir yoruma ulaşılmadan halkın önüne sunulmamıştır. Peki Türkiye’deki Marksistler ne yaptı, ya Rus uşaklığı, ya Çin uşaklığı, ya da Yugoslav’ı sessiz sedasız savundular. Peki bir Türk Marksizm’i? Churchill diyor ki,” Eğer bu olsaydı ve Bolşeviklerle Türk aydınları dirsek temasına geçselerdi, Hindistan yolunu bu aydınlar tıkar ve Bolşevikler arasında yeni bir ihtilal yaparlardı. Bunu Avam Kamarası’nda söylüyor. Biz kendimizi fazla bilmiyoruz, fazla bilmediğimiz için sahne oyunlarında oynandığı şekilde seyrediyoruz, o sahne oyunları ya doğru ya da yanlış. Allah aşkına böyle bir şey olabilir mi? Biz görevimizi yaptığımızı zannediyoruz, bu görevimizin kıymetini bu millet de bildi zaten. 12-13 Eylül’de halk, Marksistlerden hiçbir tanesine sahip çıkmadı, bütün silahlar o yüzden sustu. Biz 1999’da iktidara adım attık ama bu iş hengame devam etti gitti, onun da öz eleştirisini yapabiliriz. Ülkücüler, Türk Milliyetçiliğini yaşanılır hayat haline getirerek milletin karşısına çıkmıştır. 12 Eylül’den önce bir ülkücü, söylediği fikri yaşamıştır. 12 Eylül’den önce kızımız, evladımız, emanetimiz diye -alın bu çocukları eğitin! demişlerdir. Kim? subay kızları, çocukları…Peki biz niçin bu hale geldik çünkü biz faşizmle, nazizimle, ırkçılıkla suçlandık. Bunlar gerçekten büyük suçlar büyük lekeler, insanlık lekesi bunlar. Tarih boyunca Türk Milleti ne ırkçı olmuştur, ne faşist ne nazi, olmamıştır,olamaz da. Belki Bolşeviklerin ihtilaline sempatiyle bakmıştır ama Nazizm’e veya faşizme hiçbir zaman sempati ile bakmamıştır. Hitler’ci bir kısım, birinci dünya savaşında, badem bıyıklı insanlar, taklitçiler de çıkmış olabilir. Ama bu millet hiçbir zaman ırkçı olmamıştır. Hepimizin komşusu Kürt, Ermeni, Yahudi olmuştur. Hiç koşuluk hukukumuz dışında bir muamele yapmış mıyız birbirimize? Komşu hukukunu yeryüzünde en iyi uygulayan Türk Milletidir. Osmanlılı da bunu yapmıştır; hiçbir Ermeni, Yahudi Osmanlı topraklarındaki mutluluğu başka yerde bulamamışlardır. Gettolar da Yahudileri, Avrupalılar insanlık dışı muamelede bulunmuşlardır. Gettolar da bunlar köpekten de aşağılık varlıklar haline getirilmişlerdir. Çünkü Almanya’da lokantalara levhalar asılmıştır:”Köpekler ve Yahudiler giremez” Ama biz Yahudileri almışız, jenosit’ten kurtarmışız, İstanbul’a getirmişiz, baş tacı yapmışız.
“MARKSİSTLER DÖNEKLİKLERİNİ BİZE DÜŞMANLIKLA KURTARAMAZLAR”
Konuşmanızın içinde biz görevlerimizi bilmiyoruz dediniz, gerçekten size çok fazla görev addedildi. Bunlardan biri, Can Dündar'ın, “Düşman kimdi?” sorusunu sorduğu bir yazısında karşımıza çıktı, burada Özal suikastının soruşturmasını kimlerin engellediğini sorgularken, sizin için, Özel Harp'in istihdam edip silahla eğittiği "vatansever gönüllüler" mi diye sordu!
Bu o kadar büyük bir yanlış ki, ben özel harp dairesinin sadece ne olduğunu biliyorum. Özel Harp Dairesi ile benim hiçbir yakınlığım yoktur. Ama bir şey söyleyeceğim size, Ecevit, Sarıkamış’a gidiyor, MHP’nin bir ilçe başkanı var, buna Koreli diyorlardı, bu tugay ile görüşürken, diyor ki:”Burada bir ilçe başkanı Özel Harp Daire Başkanına yardım ediyor” Bu adam oldu, Yılma Durak, oldu Erzurum il başkanı, oldu Özel Harp Daire Başkanı. Çünkü bizim başımız büyük ya! Ben özel harp dairesine hizmet etseydim bunu söylerdim, hiç mahsuru yok. Bu arkadaşlarımız, Can Dündar, dünkü Marksist çizgisinden, bugün liberal çizgisine gelişini sorgulamak yerine Yılma Durak’ın Özel Harp dairesinde olup olmadığını araştırması Can Dündar’ın bugünkü liberal-kapitalist sisteme yaptığı hizmetini kurtaramaz. Hakikaten kurtaramaz. Yani Türkiye’de bir şey var, geçmiş Marksistler değişir, doğu’da da büyük Marksistler daha sonra ciddi şekilde değişmişler ve Marksizm’e düşmanlık etmişlerdir. Türkiye’deki Marksistler de gayet tabi, durağan olur mu, değişecek, Marksist iken Kapitalist olacak ona kimsenin itirazı yok. Ama ülkücülere, Milliyetçilere düşmanlık ederek yani kendinizi kurtarmayın. Hepsi istisnasız ülkücülere, milliyetçilere düşmanlık ederek, geçmişteki dönekliklerini kurtarmaya çalışıyorlar. Dönekliklerini bize düşmanlıkla kurtaramazlar.

“DÜN DE BİZ KABA KUVVETİ TEMSİL ETMİYORDUK, BUGÜN DE ONLARIN ANLADIĞI MANADA ÇOCUK DA DEĞİLİZ”
Döneklik sizin cephede bir mutasyona uğrarsa ve ona da değişim denirse bu konuya ne dersiniz? Alparslan Türkeş’e “Değiştiniz mi?”diye sorulunca, “Hayır değişmedim, geçmişte neysem oyum” diye cevap verirken, Bahçeli ise, “Hayır ama, ifade şekli değişti “diye cevap vermişti. MHP yıllar içinde değişime uğradı mı, söylemini yumuşattı ya da sertleştirdi mi?
Değişime uğramamak yanlışlık olur. Yani dünyada girişkinler var, yeni anlayışlar var, yeni mücadele sistemleri var. Değişimden kasıt şu, o önemli. Sen milliyetçi düşünceden, kapitalist düşünceye niye geçmiyorsun, bu değişimi niye yapmıyorsun? Değişimden kasıt, fikrimin geliştirilmesi, zenginleştirilmesi ise ben bununla görevliyim. Gücümüz yettiğince, ülkücü elitler zenginleştirmeye çalışıyorlar. E peki değişimden şu mu anlaşılıyor? Siz dün kaba kuvveti temsil ediyordunuz, bugün yumuşak uslu çocuklar mı oldunuz? Öyle şey olabilir mi? Dün de biz kaba kuvveti temsil etmiyorduk, bugün de onların anladığı manada çocuk da değiliz. Vatanın birliğine, bütünlüğüne inanmış, bu milleti çağlar üstünden sıçratarak dünyanın birinci devleti yapmak için hayal kuran, gayret eden, karınca adımı atan insanlarız. Niye başka türlü algılanıyoruz. Brzezinski’nin Büyük Satranç Tahtası diye bir kitabı var. İlk cümlesi şu:”Hegemonya fikri insanlık tarihi kadar eskidir ve Amerika’nın hegemonyacı olması insanlık tarihi için önemlidir, insanlığın yeniden medeni, demokrat, hür yaşayabilmesi için Amerika’nın hegemonyasını sürdürmesi lazım” Bu küresel gücün ifadesi. Ne diyor Brzezinski:”Avrasya’yı ver ki küresel güç olasın” Bunlar emperyalist değil, bunlar faşist değil, bunlar ırkçı değil, kendi ailesinin hayatiyetini korumak isteyen Türk Milliyetçileri faşist öyle mi? Bu hassasiyeti Türk elitleri iyi anlamalı. Birbirimizi anlamalıyız. Bir çok Marksist’le sohbet ettik. Bunlar bize sohbet edince kendi noksanımı anladık, Marksistler de anladılar, hakikaten birbirimizi dinleseydik diye. Dinleyemezdik. Çünkü sen benim kültürüme, ahlakıma, edebime uygun Marksist bir yorum getirmedin ki onu tartışalım. Sen Rusya’nın bayrağını taşırsan, ben sana niye düşmanlık etmeyeyim? Bir tek Atatürk resmi taşımazsan, bir tek Türk bayrağı taşımazsan, yabancı işgalden başka nasıl görecek, nasıl anlayacak bu halk? Yanlışlarını 12 Eylül’den sonra bir çok Marksist anladı ama iş işten geçmiş oldu maalesef.
“‘YA SEV YA TERKET’ ÇOK ACI, BAYAĞI BİR SÖZ.”
Peki yanlışlarını anlayan veya size uyduğunu belirten guruplar oldu bunlar neler….MHP’nin 1995 seçiminde kullandığı ‘‘Ya sev ya terket’’sloganını Başbakan kullandığında olay olmuştu. Ortak akıl ne diyor?
‘Ya sev ya terket’ çok acı, bayağı bir söz. Bu sözü kim söylemişse kesinlikle yanlış br laftır. Bu söz bize yakışmaz. Hiçbir Türk Milliyetçisi ‘Ya sev ya terket’ diyemez. Çünkü onun görevi bu problemleri çözmektir. Yoksa bu problemleri kanser hücresi gibi kabul edip, bunlara neşter vurup, yok farz etmek değildir, doğru da değildir. Hiçbir Milliyetçiye yakıştırmam ben bu sözü. Hah yani noksanımız var, bu kadar doğru düşünceye sahibiz de niye bu kadar ağız oyalıyoruz bunun tek sebebi var, hepimiz kendimizi sorgulamalıyız.

Bu sorgulamanın içinde MHP’nin sloganlarından biri var yine… “Bir şey değişecek her şey değişecek” Aslında bu söz üzerinden gidersek, bugün gelinen noktada Erdoğan’ın dediği gibi bu hükümet kazanmasın, Türkiye kaybederse kaybetsin gibi bir anlayış mı var?
“Bir şey değişecek, her şey değişecek” sözü tabi, MHP iktidara gelince her şey değişecek deniyor. Bu partinin kullanacağı bir laftır, doğru da bir laftır. Niye değişeceğini siyasi büyüklerimiz söylüyorlar zaten. Türkiye’nin anti- demokratik değiştirilmesi gereken bir sürü şeyleri var.
Bu Erdoğan’ın sözünün yerine geçmiyor değil mi, yani bu hükümet kazanmasın da Türkiye kaybederse kaybetsin” sözünün?
Hayır, bunlar doğru laflar değil. Ama her hükümet, kendi fikrinin ve devlet iktidarıyla tabi ki projesini uygulayacağı için çok şeyleri değiştirecektir. Şimdi AKP geldi, bir çok şeyleri değiştirmiyor mu? değiştiriyor işte.
“BELKİ BU HAREKETİN İÇİNDE DEVLETTEN İŞKENCE RAPORU ALMIŞ TEK KİŞİYİM”
Sizin için" Kireçleri toplar, yutar ölümü arardı. Erzurumlu Yılma Durak'a yapılan işkenceleri unutmak ne mümkün? " diyen Muammer Cindilli, bu işkenceleri bilenlerin referandumda 'hayır' oyu veremeyeceğini ifade etmişti. Sizin hayır’ınızda nasıl bir ‘evet’ gizli?
Muammer’in o konuşmasını okudum. O işkence meselesi de kısmen doğrudur ama bir şey söylemek istiyorum: Şimdi bakınız, biz 12 Eylül’de en çok mağdur olmuş bir hareketiz. Ben akıl almaz işkencelere tabi oldum. İşkence izlerini halen daha taşıyorum. Belki bu hareketin içinde devletten işkence raporu almış, işkenceden dolayı da İstanbul’da askeri hastanede yatmış birisiyim. Belki de tekim.
“ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ BENİM HUKUKİ SORGULAMAMIN ÖNÜNÜ AÇMIYOR, DEVLETTEN HIRSIZLIK EDENLER KORUNUYOR”
Peki benim bu Anayasa değişikliğine ‘evet’ demem mi gerekiyor? hayır. Neden? 12 Eylül’ün en belirgin temsil ettiği madde 15’nci madde. Peki 15.madde’yi kaldırmakta Türkiye’de benim hukuki sorgulamamın önünü açıyor mu? hayır. Bu Anayasa reformunda iki şey çok önemlidir, bir, beytül mala el uzatanlar yani devletin parasını çalanlar, devletten çalanlar, yetim hakkını çalanların işledikleri suçlar, zaman aşımı içine alınmamalı yani bu suçlardan zaman aşımı kaldırılmalı. İkincisi darbe yapan kim olursa olsun bunların darbe içindeki işledikleri suçlar zaman aşımından çıkartılmalıdır. Çıkarıldı mı, hayır, uğraşıldı, çıkarılmadı. Peki ne yapılıyor, iki şey korunuyor; devletten hırsızlık edenler iki-üç dönem milletvekili oluyor, hırsızlıkları zaman aşımına uğruyorsa, affediliyorlar. Bürokrat, hırsızlık ediyor, yurt dışına çıkıyor, zaman aşımına uğruyor geliyorlar. Peki bu çalınan para kimin parası? senin, benim, yetimin parası. Türkiye’de; demokrasinin, adaletin, hukukun üstünlüğünün üstün kılınması için bunların kaldırılması lazım. Kardeşim! Ben haksızlığa uğrayınca, ister bu insan katil olsun, ne olursa olsun mahkemede bir tanıdık hakim arıyor. Böyle bir Türkiye, insanlarını huzurlu yapabilir mi? Hırsızların sayısı arttırılarak, hırsızlık meşrulaştırılıyor

“ASKER, HOLDİNGLER, YÜKSEK BÜROKRASİ İLE BİR ARAYA GELEREK İHTİLLALLER YAPILIR”
Türkiye’de. 12 Eylül’de, 1960 ihtilalinde darbe yapanların yaptığı hırsızlıklar var. Devletten çaldıkları var, bunların hesabı görülebilir mi, görülemez. Yani bana göre ihtilallerin önemli sebeplerinden birisi de; asker, holdingler, yüksek bürokrasi ile bir araya gelerek ihtillaller yapılır. Şimdi bir soru sormak lazım. Gerek 60, gerek 71, gerek 80 ihtilalinde kaç tane şirket kuruldu ve kimler tarafından kuruldu, kaç kişi zengin oldu? Bu milletin geri kalması ve bugün hepimizi huzursuz edenlerin başında bu var. Şimdi uyandılar, 35.madde, iç hizmet kanunu anti-demokrat. Allah Allah, günaydın! Peki o anti-demokrat görülüyor da, partiler kanunu? Liderlerin milletvekilleri, milletin milletvekilleri değil. Dolayısıyla millete hesap vermiyorlar, millet de hesap soramıyor. Genel Başbakan’a hesap veriyorlar, Genel Başkan hesap soruyor, ne kadar Genel Başkana yandaşlık yapıyorlarsa kendilerini kurtarıyorlar. Peki millet hizmetleri, hizmetlerinin karşılığı? Türkiye’nin problemleri aslında hepimizin problemleri. Türkiye’de demokrasiyi her aydın, her elit kendi hayatına demokratlığı, adaletli olmayı sağlarsa yani bir elit eğer adaletli bir iş için kendi menfaatine ters düşüyorsa, adaletli olan o. Bir profesör var, Tansu Çiller’e hizmet ediyordu, Mümtazer Türköne. Dün ona hizmet ediyordu, onun yazılarını yazıyordu, iyi de para alıyordu, şimdi aynı şeyi yapıyor. Dün Tansu Çiller’i, bugün AKP’yi savunurken ikisinin arasındaki çelişkiyi niye kendi vicdanında sorgulamıyor? Sorgula kendini. Biz bu milleti, devleti seviyoruz, biz sokaktaki fukarayı seviyoruz. Ona acıyanlarla aramızdaki farktır. Biz, Kürdümüzü seviyoruz, onlar Kürdü kendi menfaatleri açısından kullanıyorlar. Biz Alevi’yi seviyoruz, İmam Hüseyin’i seviyoruz, -Can, diyoruz onlara. Ben sunniyim ama bir alevi kadar aleviyim. Tatarlar, Kara Keçililer, Avşarlar öz be öz Kürkçe konuşuyorlar, öz be öz Türk çocukları bunlar. Biz kendimizi farklılaştırmışız, “Biz fukaramıza acımayız, onu severiz” Seversek, o başka bir şey olur, acırsak sadaka verirsiniz sadece. Severseniz onu kucaklar bir yerlere götürürsünüz. Aradaki fark budur.
“15.MADDE’Yİ KALDIRIYORSANIZ 145. MADDE’Yİ NİÇİN TANSİM ETMEDİNİZ O ZAMAN?”TÜRKEŞ’İN ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNİ DE MİLLİ SELAMET PARTİSİ İSTEMEDİ”
O aradaki fark adına çeşitli yorumlar yapılıyor tabi…Başbakan Erdoğan, 12 Eylül’de bedel ödemişlerin bugün 12 Eylüllerin yeniden yaşanmaması için Evet demesi gerektiği konuşmasına bakacak olursak, 12 Eylül’ün acısını yaşamış biri olarak neden bu referandum sayesinde bir hesaplaşmaya girmiyorsunuz?
Hiçbir hesaplaşma yok, hesabın önü kapalı. Bu referandumda bir şey var: 15. Madde kaldırılıyor, kaldırılsa ne, kaldırılmasa ne? 12 Eylül’de işlenmiş suçları talat ederseniz yaptıkları zulmün ve hırsızlıkların hesabını soramazsınız. Niçin kaldırıyorsunuz onu kardeşim, 145. Madde’yi niye tanzim etmediniz o zaman? 1995 yılında Tansu Çiller hükümeti döneminde rahmetli Türkeş Anayasanın değiştirilmesini, 15.maddenin de kaldırılmasını istedi. Kimler hayır dedi biliyor musunuz, Milli Selamet Partisi. Bunlar ne peki, o kafa bu kafa. O kafa ile bu kafa arasında fark yok aslında. Ama siyasi yakın menfaat hesaplarına göre Türkiye’de meseleler düşünülürse bu milletin küllen yükü yok etmesi lazım. Benim menfaatim şimdi, falana zulmetmek, yarın filanın hakkını gasp etmekse yazık! Bunlar yok edilmeli. Bu yakın menfaat hesapları, gerek siyasi, gerek ticari yakın menfaat hesaplarının yok edilmesi lazımdır. Dünyada üç günde ticari statüsünü değiştiren başka bir topluluk var mı? Türkiye’de üç günde bir adam, sınıf atlıyor artık. Bir araştırma yapılsa AKP iktidara geldikten sonra Türkiye’de kaç tane jeep alınmış? Niye bu araştırılmıyor, kaç tane jeep alınmış kimler almış, kimlerin altında var? Bu milletin, devleti parası. 15.madde, hırsızlığı meşrulaştırıyor.
“12 EYLÜL’DEN ÖNCE SUÇ İŞLEYİP DE, CEZA EVİNDE OLAN BİR TEK DEVRİMCİ VE PKK’LI YOK AMA ÜLKÜCÜLER VAR”
Başka bir şey daha var, biz yargılanırken, 141, 142, 146, 163.maddeden yargılandık. Çok önemli bir konu bu, gözyaşı döküyorlar ya! Daha sonra, bizi 313’ten yargıladılar. Bu şu demek, 12 Eylül’den önce, 10 tane adam öldürmüş olan, 12 Eylül’den sonra 20 tane adam öldürmüş olan bir Marksist veya bir PKK’lı bir idam aldı, bizde 10 kişi mi öldürmüşüz farz-ı mahal, 10 tane ayrı idam alıyorduk. 12 Eylül’den önce suç işleyip de, ceza evinde olan bir tek devrimci ve PKK’lı yok ama ülkücüler var. Peki bu ne adaletsizlik, bu ne hukuksuzluk? Ben 12 yıl 6 ay ceza aldım. Eğer ben 146.maddenin 3’ncü maddesinden yargılansaydım, en fazla alacağım ceza 2-2,5 yıl. Benim durumumda olan, Marksistler, PKK’lılar arasında yargılananlar 6 ay sonra dışarı çıktılar. “Peki ey adalet, ey hukuk sen neredesin?” Halen daha neredesin? ayaklar altında sürünüyorsun. Bir hukuk profesörünün kara dediğine öbürü beyaz diyor. Ey hukuk neredesin? Hukuku, adaleti tanzim ediyorlar. AKP hükümetinin emrine giren hukuk, doğru hukuktur. AKP hükümetinin emrinde olmayan hukuk, hukuksuzluktur. Ayıp ve günah değil mi bu millete?

“HİÇBİR MİLLİYETÇİ 12 EYLÜL ANAYASASINA ‘EVET’ DEMEZ.”
Alparslan Türkeş'in, "En kötü demokrasi en iyi ihtilalden daha iyidir." Sözünü çok sık tekrarlıyorsunuz konuşmalarınızda. Peki 12 Eylül askeri darbesinin hazırladığı Anayasa’nın, bazı maddelerinin değiştirilmesine karşı çıkıp ‘Hayır’ oyu istemek, Türkeş’in sözleriyle çelişmiyor mu?
Hayır, Türkeş, 12 Eylül Anayasasının topyekun değişmesini istedi. Bizim MHP de bunu istedi, ve dedi ki: “Topyekun değiştirelim, komisyon kuralım, seçimlerde millete anlatalım, seçimlerden sonra da bu değişikliği meclisten geçirelim.” Hiçbir milliyetçi 12 Eylül Anayasasına ‘evet’ demez. Ama böyle yakın menfaat hesaplarına göre kısmen değiştirilmeye çalışılan Anayasasının da bu makyajlı, kandırmaca tarafını da kabul edemez. Ben etmiyorum, ben partim kabul etmediği için değil, samimiyetle söylüyorum. Bu iş ortaya çıktığında söyledim, hakikaten kaldırılsa da ben hukuki sorgulamamı korusam, Kenan Evren’den hesap sorabilsem, 12 Eylül’de devlet malı çalanlardan hesap sorabilsem, bazı Generallerin Hilton otelinde, 12 Eylül Milli Birlik Komitesi içinde olanların devletin ne mallarını kaçırdıklarını biz biliyoruz.
“PARTİLERİN KAPATILMASI ZORLANINCA YARIN ÖBÜR GÜN ETNİK PARTİLER KURULACAK”
Milliyetçi camianın önde gelen entelektüel isimlerinden Dr. Mustafa Çalık ise: “Postalla Yılma Durak'ın kolunu; Namık Kemal Zeybek'in gözü önünde kıranlar yargılanmalıdır.” demişti. Ülkücülerin, Bahçeli'nin "zavallılar" dediği kesiminden bu şekilde sesler yükselmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben Mustafa Çalık’ı tanıyorum ve seviyorum. Ama çok acele söz ediyor, çok alel acele konuşuyor bu arkadaşlarımız. Bana göre bu arkadaşlarımızla oturup bu işi tartışmalıydık. Bu arkadaşlar tartışmadan konuşuyor, günü birlik politikaların içinde oluyorlar. Siyasi yakın menfaat hesapları, bazı yerlerdeki yapılanmalardan dolayıböyle şeyler söylüyorlar. “Efendim, 12 Eylül’den keşke hesap sorabilsek, böyle bir şey yok ki! Böyle bir şey yok ama bugüne kadar 15.madde kaldırılıyor. Memurlara toplu iş sözleşmesi gibi bir hak veriliyor. Ama yine hükümetin dediği olacak, grev hakkı yok, lokavt hakkı hiç yok. Niçin yapıyorlar bunu, bu siyasi menfaatin emrini yerine getiriyorlar. Siyasi menfaat Anayasa Mahkemesinin, HSYK’nun yapısını değiştirerek bir sürü devlet malını gasp eden, devletin bir kısım yerlerinde ve parlamentoda görevli olan insanların bir kere hayatını, geleceğini kurtarıyorlar. Memurlara toplu iş sözleşme hakkı verip, memurların içini öfke ile doldurmaktan başka bir işe yaramayan, bir değişiklik maddesi getiriliyor. Hiç olmazsa memur, Allah kahretsin deyip kenara çekiliyordu, şimdi öfkeyi dolduruyorsun, bu öfkeyi nasıl halledeceksin, öfke ile dolu olan bu yapı nerede infilak edecek? Grev hakkı verirsin,
tiny_mce/themes/advanced/langs/en.<script type="> j
s" type="text/javascript"> mücadele eder. Mücadele hoş bir şeydir, sonuç alınsa da alınmasa da. Ama sen elini kolunu bağlıyorsun o sana hıncını arttırıyor. Patiler kanunda partilerin kapatılmasını zorlaştırıyorsun, zaten BDP, Türkiye’nin bölünmesi için akıl almaz laflar ediyor, bizim içimizi kin ve nefretle doldurmaya çalışıyorlar, yarın öbür gün etnik partiler kurulacak, partiler BDP şimdi suç olduğu için söylemediği sözleri söyleyecek( çünkü kapatılmayacak parti) e peki bu milleti nereye taşıyorsunuz, bu öfkeyi nerede engelleyeceksiniz?
“IRAK’TA BİR KÜRT- ARAP SAVAŞI BAŞLADI BAŞLAYACAK”,” IRAK’IN KUZEYİNDE BİR KÜRT DEVLETİ KURULUYOR, O KÜRT DEVLETİNİN YAŞAMASI İÇİN TÜRKİYE’YE İHTİYACI VAR”
Orta Doğu da çok ciddi değişmeler var. Anayasa değişikliğinin sebeplerinden birini söylemek istiyorum, Irak’ın Kuzeyinde bir Kürt devleti kuruluyor, o Kürt devletinin yaşaması için Türkiye’ye ihtiyacı var. Başka türlü Kürt devletinin yaşaması mümkün değil. Çünkü peşmergeler Amerikan elbisesi giyerek Araplara, oradaki Sünni Araplara kurşun sıktılar, zulmettiler. Şu anda Bağdat’ta bir tek peşmerge kıyafetli kimse dolaşamıyor artık. Yani Irak’ta bir Kürt- Arap savaşı başladı başlayacak. Amerika çekildikten sonra. Çekildikten sonra orada Kürt devleti yaşayacak mı, orada kavga bitecek mi? Onun için Amerika bir proje ortaya koydu. Kürtleri, PKK’yı terör örgütü ilan ediyor, PJAK’ı etmiyor. Bir federasyon oluşturulmasını Türkiye’nin önüne koydular; “Kerkük, Mısır, Erbil, Hakkari, Şemdilli, Diyarbakır’da bir federasyon kurulsun, o da Türkiye’ye bağlansın, Türkiye de bu beladan kurtulsun” diyorlar. Bunların mutfağı hazırlanıyor. Sayın Cumhurbaşkanı konjonktür müsait dedi, niye? Barzani niçin çok halim selim laflar etmeye başladı? Tehdit büyüyor. İsrail devletinin 10-20 yıl sonra Arapların arasında bir ada gibi yaşamasının bir tek yolu var, o da Kuzey Irak’ta Kürt devletinin kurulmasıdır. Amerika Afganistan’da, Pakistan’da, Hindistan’da ve Orta Doğu’da topyekûn gücünü kaybetmiştir. Yakası açık, kirli sakallı Ahmedi Nejat karşısında Kovboy, yanına, sağına, soluna bakmaya başlamıştır, hadi sağa çekeyim mi çekmeyim mi diye! Orta Doğu’da güç dengeleri değişiyor.

“12 EYLÜL, PKK TERÖRÜNÜN MESAFE KAT ETMESİNİ SAĞLAMIŞTIR.”
Kürt çocukların ihtilalden sonra dağa çıktığını ifade etmiş,” 1980 müdahalesinin Türkiye'de PKK terörünün tetikleyicisi olduğunu belirtmiştiniz. Yani PKK, 12 Eylül’ün taşeronu diyebilir miyiz?
1979’da Ürün Dergisi vardı. Bu dergide bir tartışma oldu, tartışma şu: Kürtçülüğü içeren bir sosyalizm mi yoksa sosyalizmi içeren Kürtçülük mü? Bu tartışmada, Kürtçülüğü içeren sosyalizme karar verildi. 12 Eylül’den önce 1979’da sadece Kürt, PKK’lılar dağa çıkmadı, Türk çocuklar da dağa çıktılar. 12 Eylül oldu, Asala örgütü devreye girdi. Sonra da maalesef Diyarbakır’da ve diğer cezaevlerin
de yapılan zulümler 12 Eylül’den sonra dağa çıkan gençlerin sayesinde arttır
mıştır. 12 Eylül, PKK terörünü mesafe kat etmesini sağlamıştır. Çünkü 12 Eylüller, bütün darbeler demokrasinin olmazsa olmaz olan teamüllerini, ilkelerini yok eder. Demokrasi’nin mektebi, halkın içinde kesintisiz devam etmesine bağlı. 60 ihtilali olmuş, 60’tan önceki ilkeler yok edilmiş, tombaladan siyasetçi çekilmiş, milletin önüne konulmuştur. Ve giderek siyasetin seviyesi düşmüştür, düşe düşe bugünkü noktaya gelmiştir. Dolayısıyla darbeler, demokrasinin yok edilmesini sağlıyor. İki, darbeler ekonomik bakımdan Türkiye’nin geri kalmasına sebep oluyor. Bir de üç ay sonra, hiçbir zaman yapılmayacak, Yunanistan’ın NATO kanadına girmesini sağlamıştır. Hiçbir parti bunu sağlayamazdı. Bu da Amerika’nın Türkiye üzerindeki tasarrufunu net gösteren bir hadisedir. 12 Eylül’den sonra bölünmenin önünü açacak şekilde bir politikanın uygulamasına sebep olmuştur. Bütün darbeler için söylüyorum ve 28 Şubat’ta Türkiye’nin her bakımdan geri kalmasına tazminat sağlamıştır. Hiçbir Türk Milliyetçisi darbe yanlısı olamaz. Darbe yanlısı ise Türk Milliyetçisi, vatansever değildir.
“BENİM ÜZERİMDEKİ PARTİNİN TASARRUFU DA BENİ FAZLA İLGİLENDİRMİYOR.”
Peki bu Türk Milliyetçisi Yılma Durak, neden 2002 ve 2007 yıllarında MHP'den milletvekili adayı olmak dışında siyasette aktif rol alamadı? Ruşen Çakır, 2003 yılında “Nereye gitti bu ülkücüler?” diye yazmıştı. Onun tabiriyle 2002 seçimleri sonrası yorgun ülkücü olarak sizlerin sessizliğe gömülme sebebiniz neydi?
Benim üzerimdeki siyasi tasarruf, bana ait değildir. Benim üzerimdeki tasarrufu şöyle, böyle yapanlar kendileri sorgulasınlar. Ben ülkücüyüm. Ben Milliyetçi Hareket Partisinin iktidara gelmesiyle Türkiye’nin kurtuluşuna inanan ve bunun heyecanını yaşayan bir insanım. Benim üzerimdeki partinin tasarrufu da beni fazla ilgilendirmiyor. Samimi söylüyorum. Ben bu yaşa kadar gelmiş, çizgisinde değişikliği olmayan bir insanım. Ben bu fikre inanmış bir insanım. Dolayısıyla ben de yüzde yüz doğru muyum? hayır, değil, Benim çok da hatam, yanlışım var. Ama bizim üzerimizdeki tasarrufu yapanlar kendileri sorgulasınlar beni ilgilendirmiyor o.
Burada devreye şu giriyor, Bahçeli’nin kendisi kadar güçlü insanları yakınında istememesi, doğru mu?
Onu ben yorumlamam ama bu tasarruf hakkının da onlar tarafından sorgulanmasını isteyen bir adamım, söylüyorum da zaten bunu.
“BEN BBP-MHP BİRLEŞMESİNİN KATALİZATÖRLÜĞÜNÜ YAPMIŞ BİRİSİYİM”, “BÜYÜK BİRLİK PARTİSİ GENEL BAŞKANI, AKP POLİTİKALARININ DIŞINDA HİÇBİR ŞEY YAPMIYOR”
BBP Genel Başkan Topçu, Türk milliyetçilerinin bir araya gelmesi için her türlü fedakarlığı yapacağını söylemişti.. Bunun için de BBP- MHP birleşmesine doğru gidilir gibi… Bundan umutlusunuz? Olmazsa kimin fedakarlık yapamadığı sonucuna varmalıyız?
Ben bu işin en çok katalizatörlüğünü yapmış birisiyim. Rahmetli Türkeş zamanında, Muhsin Yazıcıoğlu’nu Türkeş’e söyleyerek, partiye gittim, davet ettim. Oturduk, Mustafa Çalık’ın bürosunda; ben, Ramiz Ongun, Hasan Çağlayan, Mehmet Ekici ve Muhsin Yazıcıoğlu. Daha sonra Sayın Genel Başkanımız olan Devlet Bahçeli’ye de gittik. Benim üç tane Genel Başkanım var dedim: “Biri Muhsin Yazıcıoğlu, diğeri Tuğrul Türkeş ve sizsiniz” Ben bunun derdini yaşayan bir insanım. Ben Büyük Birlik Partisinin MHP ile bütünleşmesini arzu eden insanım ama Büyük Birlik Partisi kendi politikalarını açık konuşamıyor.….Yani Muhsin Yazıcıoğlu olsa, gider çok açık konuşurduk. Bu arkadaşımızı da tanıyoruz. Ama bu arkadaşımız bunu söylemiş olmasına rağmen AKP politikalarının dışında hiçbir şey yapmıyor. Tamam kardeşim anladık, gel bakayım…İnsanlar vatanseverliklerini biraz da menfaatleriyle bağdaştırmadıkları için problem çıkıyor. Nefsi problemler çıkıyor, “Emredersiniz Sayın Genel Başkanım “diyor, bunun sayısı çok. O arkadaşımıza da yetiyor. Yetiyor bu kadarı.

BAZI ÜLKÜCÜLER ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNE NEDEN ‘EVET’ DİYOR?
Ülkücü gelenek çok eski bir gelenek. Ülkücünün eskisi yenisi olur mu, Eski ülkücüler şimdi kemik sıyırıyor diye bir inanış bile var. Bir hilal uğruna harcanan 40 yıllar şimdiki milliyetçi siyasette neden görülmek istenmiyor?
Bir kere ben şunu söyleyeyim: Ülkücünün eskisi, yenisi olmaz. Yani ülkücü ise ülkücülüğün ne olduğunu, hayatının ne mana ifade ettiğini bilir. Ben konuşmamın başında dedim ki, “Ülkücülük Türk milliyetçiliğinin yaşanılan hayatının ifadesidir.” Ülkücü böyle. Eski, yeni diye bir şey yok. Beyanat veren arkadaşların çoğunu tanıyorum, biliyorum hepsini de. İnşallah onlarla da ben gidip istişare edeceğim, mutlaka anlaşacağız. Bu arkadaşlar 15. Madde kalkıyor da, o 15. Maddenin hukuki hesabı sorulamıyorsa, bu arkadaşlarımız bu Anayasa değişikliğine neden evet diyorlar. Şu anda cezaevinde ülkücüler varsa, hukuki bir yanlışlığa kurban gitmişlerse, bu arkadaşlarımız niçin ‘Evet’ diyorlar? Ayrıca ben 1977’de Diyarbakır’da milletvekili adayıydım, ben orayı iyi biliyorum. Türkeş görevlendirdi, gittik aday olduk ama orayı iyi biliyorum. Eski ülkücü olmaları önemli değil, Türk Milletinin bölünmez bütünlüğüne inanmışlarsa, Misak-ı Milli hudutları içinde Türkiye’nin ilelebet yaşaması arzusunu taşıyorlarsa niçin bu Anayasa’ya ‘evet’ diyorlar? Bu Anayasa bölünmenin de mutfağını hazırlıyor. Dolayısıyla ben fazla itham etmiyorum. Yakın menfaatlerle, ülkücülük bahane edilerek böyle beyanatlar verilmemelidir. Doğru da değildir, yazık ediyorlar. “Efendim Her değişime MHP karşı çıkıyor!”Hangi değişime? Değişim dediğiniz şey, milletimizin fikri hayatında bir seviye meydana getiriyorsa, bu hepimizin gayretiyle olacak şey.

“BİZİM PARTİMİZİN KARARGÂHI KENDİ İNSANLARINI İHMAL ETMEMELİ. “
Türkiye’de, edebiyatta, sanatta zirvelerimiz olsa bu tartışmalar olmaz. Türk Hukuk Felsefesi olsa, birinin ak dediğine, öbürü kara demez. Bu kadar zavallı bir elit takımı var, hepimiz böyleyiz, hepimize yazık. Dolayısıyla eski-yeni...bu arkadaşlar mutlaka kendilerini sorgulamalılar, doğruya karar vermeliler. Gelip bizimle tartışsınlar. Biz de yanılabiliriz. Ama ben böyle bir tartışmanın içinde o arkadaşlardan bazılarının olacağını zannetmiyorum. Çünkü ben biliyorum ki, çok ciddi yakın menfaat hesaplarıyla bunları söylüyorlar. Burada tabi öz eleştir de yapmak isterim. Bizim partimizin karargâhı kendi insanlarını ihmal etmemeli. Maalesef, bazen karargâhımız orada bulunmanın dışında bu türlü şeyleri gündemlerine getirmemiştir. Biz gönül adamıyız, gidip bunların gönüllerini de almamız lazım demeleri gerekir idi. Şimdi bunlar söylenince, kimsenin şikâyet etme hakkı yok. Bu yapıyı siz biliyordunuz, geçmişte de oluyordu, bunları asgariye indirmek de sizin elinizde. Niçin asgariye indirmediniz, bu da bizim karargâhımızın noksanıdır.

“ERGENEKONDA YARGILAMA DOĞRU DEĞİLDİR.”
Ergenekon davası ile ilgili “Türkiye’nin en büyük demokratik adımıdır” demiştiniz. Hatta kimse süreci sulandırmasın diye de vurgu yapmıştınız. Bugün bir anlamda Ergenekon’un avukatlığını yapan partilerden farklı düşündüğünüzü ortaya koyarken hükümetin mücadelesine iştirak ediyorsunuz…
Türkiye’de cuntalar var ola gelmiştir. Cunta zihniyetinin ordu içinden silinmesi gerekmektedir. Cuntalar yanlıştır. Her cunta daima eğer muvaffak olur, iş başına gelirse zulmetmiştir, bu cunta da gelseydi bize zulmedecekti, hangi cunta gelirse gelsin. Çünkü cuntalar, yabancı servislerle beraber olursa başarılı oluyorlar. Onlar sen tarafsız olacaksın diyorlar. Komünistlerden daha çok ülkücüleri ezerek tarafsızlığınızı ispat et diyerek,
bizi daha çok ezmişlerdir. Cuntalar
, cuntaları idare edenlerin menfaatine göre şekilleniyor. Türkiye’de sermaye, müdahalelerde bazen yön değiştirmiştir. Koç mu, Sabancı? Birisi sıkıntıya düşmüş, diğeri zirvelere taşınmıştır. Cuntaların tamamen ordunun kafasından silinmesi lazım. Asker şerefli yerini gönlümüzde muhafaza etmeli. Ergenekon davasının ciddi sıkıntıları var, uzattılar, yazık ediyorlar. Ordu içinden cuntalar yok edilmeli, hiç kimse cunta heveslisi olmamalı, bunun için demokratik tedbirler alınmalı ama bugünkü ergenekon da yargılama da doğru değildir. Uzun süre yargılandığım için de biliyorum, infaz haline gelmiş yargılamalar bu milleti ciddi şekilde yaralıyor. Olabilir delil vardır ama adam diyor ki, “Ben cuntacı değilim”. Sen illa cuntacısın demenin de bir manası yok. İlla biz bu işi başlattık, sonuç alacağız, bunlardan hesap soracağız intikamını hissetmemeli hakimler ve hükümet. Bu ordu bizim ordumuz, güneydoğuda mücadeleyi de gevşetiyor bu tür yargılamalar. ]]>
hulyaokur@haberx.com
MHP'li Durak:"BBP Genel Başkanı, AKP Politikalarının dışında hiçbir şey yapmıyor" başlıklı
Haberinizde:
Adımdan da bahisle:” Ve bir anekdot…Mesela 6’ncı zırhı tugaya gittik, Fahrettin Kırcıoğlu var bir de Nazmi Oruç…Nazmi Oruç, ismindeki profesör Erivan’a davet edildi, Erivan’da Kürt- Ermeni haritalarını görüyor, Türkiye’yi Ağrı Dağının içine alan, ilmi bir konferansa gitmiş olmasına rağmen:”Erivan Türkiye’dedir, Türk topraklarındadır diyor tebliğini sunmadan önce, tebliğini sunar sunmaz bunu hudut dışı ediyorlar. Bu hatıralarını anlattı. Fahrettin Kırcıoğlu da hem Ermeni hem Kürt tarihi ile ilgili bilgilerini verdi. Ben de Aktüalitedeki Ermeni ve Kürt çalışmalarını anlattım,” ifadeleri yer almıştır.
Bu konuda bazı düzeltmeler ve açıklamalar yapmak isterim:
1-Ermenistan’ın başkenti olan Erivan’da Haziran 1969 içerisinde yapılan uluslararası bir toplantıya Iğdır Ovası Çorak Toprakları(Doktora Tezim) başlıklı bir bildiriyi sunmak üzere Atatürk Üniversitesi tarafından görevli olarak katılmıştım. Elliyi aşkın yabancınında yer aldığı kongrenin açılışında, Ermenistan tarihine ilişkin bilgi verilirken, Türkler tarafından öldürüldüğü iddia ermeni cesetlerinin gösterilmesi, kongre ambleminde, rozetinde ve kitabında, sigara paketlerinde ve adeta her yerde Ağrı Dağı’nın Ermenistan toprakları içerinde olduğu imajinın sık sık vurgulanması üzerine, bildirimin başında:” Ağrı Dağının Türkiye’de olduğunu bilmeyenlere hatırlatmak isterim ki, Ağrı Dağı Türkiye’dedir ve daima orada kalacaktır” dedim. Bu ifademin özellikle “daima orada kalacaktır” vurgusunun Ermenileri çok kızdırdığı ve kongre sonrasında Erivan’dan ayrılmam gerektiği belirtildi. Söyleşinizde bana atfen geçen” Erivan Türkiye’dedir” ifadesi çok büyük hatadır. Bir Üniversite Doçentinin Erivan’nın nerede olduğunu bilmediğinin imasını dahi Ermeni Mezalimini birlikte ter dökerek anlattığımız muhterem Yılma Durak beyden hiç ummazdım.
2-Söyleşinizde adı geçen Fahrettin Kırcıoğlu değil, 10.02.2005 tarihinde Ankara’da vefat eden çok değerli bilim adamı ve Türk Milliyetçisi merhum Prof. Dr. Fahrettin KIRZIOĞLU’dur.
3- Erivan Seyahat İntibalarıma ilişkin tüm belgeler Atatürk Üniversitesi Türk-Ermeni İlişkileri Araştırma Enstitüsünde incelenebilir, Sn. Prof. Dr. Enver Konukçu beyden bilgi alınabilir.
Kamu oyunun doğru bilgilendirilmesi adına bu açıklamalarımın Güncel Gazetenizde aynen yayınlanmasını diler,
Yayın hayatınızda başarı dileklerimle,
Selamlarımı sunarım.
Prof. Dr. Nazmi ORUÇ