Fransa Meclisi, sözde soykırım tasarısını kabul ederek yasalaştırdı. Aman Allah’ım! Dünyanın sonu geldi, Türkiye’de bir panik bir panik… İlginçtir…
Özellikle Mehmet Ali Birand, o yılların verdiği büyük ustalıkla, sanki çok da dinlenecekmiş gibi, ana haber bülteninde Sarkozy’e yönelik Fransızca bir iki de kelam etti. Gördük, Fransızcası da Türkçesi gibi berbat… Bence bu işi artık bırakmalı.
Fransa Meclisi böyle bir karar alarak neyi gösterdi? Tarihi tarihçilerin yargılaması gerektiğini ters bir bildirimle tüm dünyaya ilan mı etti; yoksa gerçekten de ne kadar “oyperest” bir yapılanma olduğunu mu kanıtladı?
Kendimizi kandırmayalım, Fransa Meclisi, yüzyıllardır süregelen ezberini devam ettirdi.
Peki, bu ezber nedir?
Emperyalizm, en kısa tanımıyla, bir egemen gücün bir topluluk üzerinde maddi manevi tahakküm kurmasıdır (bu noktada var olan durumu tahakküm kelimesinden başka bir yapı açıklayamamaktadır; 12 Eylül ve sonrası kuşaklar lütfen sözlüklere baksın). Bu tahakküm kurma meselesinde Batı’nın yüzyıllardır izlediği yol hep aynı kalmıştır ve dünya halkları nedense, bunun üzerine binlerce kitap yazılmasına rağmen, söz konusu oyunu bir türlü bozamamaktadır. Batı’nın emperyalist güdüsünü ateşleyen başlıca etmen, hammadde ihtiyacı gibi görünse de altta yer alan gerçek neden tahakküm kurma arzusudur. Bu güdü, bir topluluk ya da kavme karşı girişilen efendi/köle ilişkisinin ilk basamağını oluşturur ve bu ilişki, sonsuza kadar sürer gider.
Batı’nın bir topluluk üzerinde emperyal hislerini tatmin etmek için giriştiği maceranın birkaç basamağı vardır. Sırasıyla bakalım:
1- Öncelikle bu topluluğun karşısına, onlarda bulunmayan yüksek bir teknolojiyle çıkarsınız. Bu çıkış, “onda var; ama bende yok” psikolojisini tetikler ve siz, böylelikle daha üstün olduğunuzu kanıtlarsınız. (Bakınız, Avrupa’nın Amerika yerlilerine karşı giriştiği ilk tutum.)
2- Topluluk hazır kıvama gelmişken onlara başta din olmak üzere sosyal hayatı düzenleyen ve “çağdaş” olan kurallarınızdan bahsedersiniz. Eğer benim gibi olmak istiyorsan öncelikle beni “taklit” edeceksin dersiniz. Batı, hiçbir zaman gerek teknolojik gerek sosyal üstünlüğünün kodlarını bir başka halka vermez. Eğer bir geri kalmış topluluk bu edinimleri kendi çabasıyla elde etme girişiminde bulunursa Batı, tüm kuvvetiyle bunu engellemeye çalışır. (Bakınız, Osmanlı İmparatorluğu’nun son 200 yılındaki ilerleme, çağdaşlaşma hareketleri ve Batı’nın bunu kurnazlıkla baltalaması.)
3- “Yer altı/yer üstü, maddi-manevi zenginliklerinizle Tanrı’nın size bahşettiği bu topraklarda, ilkel bir yaşam sürüyorsunuz ve heba oluyorsunuz” söyleminin ardından, “sen bana ver bakayım şu topluluğun dümenini de ben de sizi bizim gibi yapayım” yalanı gelir.
Yukarıda saydığım bu üç maddenin özetini vereyim size: Önce ötekileştirirsin, sonra sömürürsün!
Peki, bu tutum Batı’ya ne kazandırmıştır?
Bu tutum Batı’nın giriştiği tüm katliamlardan, soykırımlardan bir tek leke dahi almadan sıyrılmasını sağlamıştır; çünkü tüm bu girişimler, orada bulunan halkların rızasıyla gerçekleştirilmiş ve katliamlara sebebiyet veren bağımsızlık hareketleri de (bu hareketler Batı’ya göre asi direnişlerdir) var olan halkı mutlu hedefe ulaştırmak için kanla bastırılmıştır. Gerek İngiltere’nin Asya’da ve Fransa’nın Kuzey Afrika’daki marifetleri gerek Avrupa toplumlarının Kuzey-Güney Amerika’da giriştiği soykırımlar ve gerekse ABD’nin çok da geçmiş zamanlarda olmayan Irak ve Afganistan’a “demokrasi götürme” çabalarının altında yukarıda saydığım gerekçeler ışıl ışıl parlamaktadır: Ötekileştir ve yut!
Geçenlerde siyasilerimizin Fransa hakkında ileri geri atıp tutarken Kuzey Afrika ülkelerinin yöneticilerinden hiçbir destek görememesinin nedeni de budur. Yine aynı şekilde gerek Hong Kong gerek Mısır veya Hindistan’ın İngiltere’ye zaman zaman şükranlarını sunmasının da nedeni budur. Siz, öyle güzel bir zemin hazırlayarak oraları sömürürsünüz ki o topraklardaki 2., 3. veya sonraki kuşaklar bile size sesini çıkaramaz, size biat etmeye devam eder…
Belki de tüm bunlardan dolayı bugün dünya üzerindeki hiçbir halk, Batılı toplumları bir soykırımcı ya da katliamcı olarak “resmi” kanallardan ne kınayabilmektedir ne de mahkum edebilmektedir…
Peki, biz ne yaptık? Biz, 3 kıtaya yayıldığımız cihan imparatorluğumuzda bile hiçbir kavmi yok etme girişiminde bulunmadık. Hatta Kuzey Afrika örneğinde olduğu gibi, bağımsızlığını isteyen halkların yanında vahşi Avrupa’ya karşı savaştık ve tabii ki sebepleri yukarıda belirtilen noktalarda da sırtımıza bu halklarca devasa hançerleri yedik. İnanmayan Trablusgarp Savaşı’nı açsın yeniden okusun…
SSCB’nin dağılmasından sonra kurulan Ermenistan’ı da ne yazık ki uluslararası arenada ilk tanıyan devlet yine bizdik… Komik…
Bugün Ermeniler, yarın kim bilir hangi halk “gasp ettiğimiz” hakkını arayacak ve biz, haklı da olsak, bir süre sonra tıpış tıpış bize buyurulanları yerine getireceğiz…
Aklıma hep İsmet İnönü’nün Lozan Anlaşması’nı imzaladıktan sonra Batılı gazetecilere yaptığı açıklama geliyor: Türk milletinin elleri, dünyada hiçbir halkın olmadığı kadar temizdir…