“Gururla söylüyorum ki az önce İsrail’in Güney Sudan’a ilk büyükelçisini atadık.”
Yukarıdaki sözlerin sahibi olan İsrail’in Dışişleri Bakan yardımcısı Danny Ayalon duyduğu gururda pekte haksız sayılmaz. İsrail yıllarca mücadele verdi Sudan’ı bölüp Güney Sudan’ı var edebilmek için ve sonunda da istediğini aldı. Artık sahip olduğu önemli petrol kaynaklarının dışında Nil havzasının önemli geçit noktalarından da olan Güney Sudan, özellikle Sudan ve Mısır’ı etkilemeye yönelik sahip olduğu potensiyel itibariyle bölge güç oyunlarının merkezinde yer alacak.
Peki Güney Sudan nasıl İsrail’in kucağına düştü. El Beşhir neden çaresiz kaldı. Mısır için hayati öneme sahip Sudan bölünürken Mübarek neden ancak uyumakla yetindi ve Mısır için Mısırdan daha fazla mücade eden Tayyip Erdoğan, Sudan’ın bölünmemesi için gayret gösterirken, Türkiye’deki liberaler neden Erdoğan’a acımasızca saldırdılar. Uluslararası ilişkiler adı altinda oyununu anlayabilmek genelde çok komplekste olsa bazen bir ülke üzerinden birçok pozisyonun gerçek yüzünü okumak mümkün olabiliyor.
Güney Sudan’ın adım adım bağımsızlığa giden yol haritasının İsrail tarafından çizilmiş olduğuna bugün artık kimse kuşku duymuyor. Ben Gurion (İsrail’in ilk devlet başkanı) doktrini itibari ile İsrail her daim Arapları Arap olmayan ülkelerle çevreleme politikası güderek kuşatılmışlığını açma gayretine girmiştir. Zamanının Şah dönemi İran ve Türkiye yakınlaşma politikalarını da bu şekilde okuyabiliriz. Bu politikanın elbette Afrika uzantısıda Etiyopya ve şimdi Güney Sudan ile elde edilmek isteniyor. Güney Sudan’ın İsrail için değerli kılan unsurları arasında muazzam petrol kaynakları, Sudan içine etki edebilecek kabile bağları ve elbette uzun vadede bir rejim değişikliği ile İsrail için tekrardan tehdit olma riskini barından Mısır’ın hayat damarı Nil’i kontrol altına almak sayılabilir.
Adım adım Bağımsızlık
John Garang Güney Sudan’ı bağımsızlıpa götüren lider olarak biliniyor. Ancak onun arkasında ki bölgenin ilk ayrılıkçı hareketi olan Anya Nya lideri Joseph Lagu da zikretmek gerekir. Ortadoğu uzmanı Turan Kışlakçı’nın aktardığına göre Joseph Laguha geçen yıl yayınladığı hatıratında 1955 yılında Kuzey Sudan’a yönelik saldırılara başladıklarını belirtip, 1967 İsrail-Arap savaşı sonrası İsrail Devlet Başkanına mektup yazdığını ve orada şunlara yer verdiğini söylüyor: “Arapları yenen Allah’ın seçkin halkı olmanızdan dolayı çok mutluyum. Bizi maddi ve manevi desteklemeniz halinde Mısır’a destek veren Sudan’ı bizler de alt edebiliriz.”
Lagu bu mektup sonrası İsrail’in kendilerine silah yığdığını ve 18 bin kişiyi silahlandırdığını kaydediyor. John Garang liderliğinde Sudan Halk Kurtuluş Hareketi (Sudanese People’s Liberation Movement) SPLM’nin kurulması ile birlikte ayrılıkçı hareketler bölgede iyice güçleniyor. Bügün askeri kaynakların doğruladığı şekilde İsrail’in özellike Mısır ile yapılan savaşlarda ele geçirdiği Rus menşeili silahlarla SPLM’i desteklediği ve Mossad ajanları ve askeri uzmanlarla eğtim verdiği biliniyor. Hatta Sudan ordusu ile yaşanan çatışmalarda ölüdürülen bazı Mossad ajanları teşhir edilmiş durumda. Tüm bu destekler sonrası askeri alanda iyice zorda kalan Merkezi Sudan Hükemeti nihayetinde Darfur meselesi ile de politik olark adeta etkisezliştiriliyor. Başta ABD ve Avrupa ülkeleri olmak üzere Darfur meselesinde sorumluluk Sudan Devlet Başkanı El Beshir’e yükleniyor ve iş ambargolara Sudan ekonomisinin çökertilmesine ve Beshir’in uluslararası ceza mahkemesinde yargılanmasına kadar vardırılıyor. Nihayetinde askeri olarak Güney Sudan’ı terketmeye zorlanan El Beshir 2003 ve 2005’te kendisine dayatılan antlaşmalar sonrası 2011 referandumu ile Güney Sudan’ın bağımsızlığını tanımaya zorlanıyor.
Güney Sudan’ın Önemi
Güney Sudan jeo-politik konumu, demografik yapısı ve enerji kaynakları ile ABD ve İsrail için göz kamaştırıyor. Sudan’ın sahip olduğu petrol kaynaklarının üçte ikisi Güney’de ve yaklaşık günlük 300bin varil üstünde üretim kapasitesi var. Barındırdığı kabileler ile Afrika üzerine stratejik planlamalarda insan kaynağı sunuyor. Ayrıca Su kaynakları açısından Kuzey’e göre daha zengin ve elbette Nil nehrinin su yolu üzerinde bulunuyor.
Nil sularının paylaşımı mevzusu uzun süredir kaynak ülkelerle yararlanan ülkeler arasında sorun teşkil etmekte. 1929 gerek 1959'da yapılan antlaşmalar çerçevesinde Nil sularının paylaşımı konusunda Mısır ve Sudan, Nil'e kaynaklık eden diğer ülkelerden çok daha fazla Nil sularının kullanım hakkına sahip. Mısır ve Sudan arasında yapılan anlaşmaya göre, Mısır Nil sularının yüzde 75'ini kullanırken Sudan yüzde 15'ini, diğer 7 ülke ise toplam yüzde 10'unu kullanma hakkına sahiptir. Nihayetinde 1959'da yapılan anlaşma, Etiyopya, Uganda, Tanzanya, Ruanda ve Kongo tarafından değiştirilmek istenmekte, Fakat Mısır ve Sudan bunu veto etmekte.Mısır ve Sudan için Nil suları hayati öneme sahip ve neredeyse tüm tarım Nil’den gelecek suya bağlı.
Bu anlaşmazlık İsrail’e önemli bir fırsat sunmakta. Bugün İsrail’li firmalar tüm bu Nil havzasında aktif olmaya çalışmakta, kaynak ülkelerin yatırımlarını finanse ederek ilgili projelere ortak olmaya çalışmaktalar. Güney Sudan özelinde ise bu ilgi daha da artmakta. Güney Sudan dünya kamuyouna duyurduğu üzere elektirk üretimi ve tarım arazilerinin sulanması için iki büyük baraj inşaa edecek. Tabii bu barajların İsrail’li şirketler eliyle yapıalcağı da bir sır değil. Bağımsızığını kazanır kazanmaz ilk yurtdışı ziyaretini İsrail’e yapan Salva Kiir’e İsrail hemen Cuba büyükelçisini atayarak karşılık verdi.
Mısır ise devrim atmosferi çerçevesinde içine kapanmış bir halde bağımsız Güney Sudan olgusunun şokunu üzerinden atmaya çalışıyor. 1979 Camp David antlaşmasının esareti ile 30 yıllık Mübarek döneminde kendisi için hayati öneme sahip olduğu halde burnunun ucundaki Sudan’la ilgilenemdiğinden, şimdi ucuz adımlarla içine düştüğü duruma çare arıyor. Yeni Mısır Dış işleri Bakanı tüm Nil havzasını ziyaret edip sonrasında Cuba’da işbirliği mesajları veriyor. Ancak devrimin kaosu içinde yuvarlanan Mısır’ın İsrail’i bölgede dengelemesi pek mümkün değil.
Türkiye’ye Düşen Rol
Bu noktada Türkye’nin Nil havzasında bir aktör olarak ortaya çıkması ve ağırlığını hissetrimeye başlaması gerekiyor. Büyük Devlet olma ideali içinde olan Türkiye’nin Orta ve Uzun vadede İsrail ve İran ile karşı karşıya gelişinde yanıdna Mısır’a ihtiyaç duyacağını stratejik bir bakşla öngörebiliriz. Dolayısı ile Türkiye için Mısır’ın çıkarları sadece Mısır’a bırakılmayacak kadar önem arz ediyor. Başbakan Erdoğan muhtemelen bu farkındalıkla Darfur meselesinde aktif rol almaya çalışmıştı. Bu çabaların artarak devam etmesi gerekiyor. Bölge ile olan ekonomik bağlar artırılmalı, Güney Sudan başta olmak üzere bölgede ivedilikle elçilikler açılmalı, küçük kabilelere değin nüfuz edebilecek uzmanlar bölgeye gönderilerek yetiştirilmeye başlanmalı ve elbette Türkiye’nin yüz akı olan yardım kuruluşları bölgede desteklenmelidir.
KATAM, Kahire-Türk Araştırmalar Merkezi, Uzmanı
Kahire/MISIR
http://twitter.com/canacun
canacun@hotmail.com