Hiç Kimsenin Kenti
Tolga Gümüşay
· Altın Kitaplar
· Basım Tarihi : 06 - 2010
· ISBN : 9789752112353
· Sayfa Sayısı : 192
· Etiket Fiyatı : 10.00 TL
http://www.facebook.com/group.php?gid=222485910865
Gümüşay, büyük bir merak ve ilgiyle, gözlerini Galata’ya çevirmiş; onun tüm zamanlarını, insanlarını, hikayelerini, yani incelikli bir araştırma ve gözlemlerinin sonucunda edindiklerini, ustalıkla aktarıyor. Okur, romanın sayfaları arasında gezinirken, Galata’da dolaştığı hissine kapılıyor. Aynı anda, zamanın sarkacı, bir bugüne bir geçmişe uzanıyor ve hikaye, maceraya doğru evriliyor.
Hiç Kimsenin Kenti, elbette bir macere romanı değil. Ancak roman, Semih ve Bay Albert’in Galata’nın geçmişine yaptığı yolculuklarla, bir macera havasına bürünüyor ve okura, soluksuz bir okuma serüveni sunuyor. Onlar, geçmiş ve bugün arasında gidip gelirken de, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Ruslar, Fransızlar ve Müslümanların sesleri birbirine karışıyor. Romanın kurgusu içinde yolu Galata’dan geçen herkes bir bir okurun gözlerinin önünden geçiyor. Sait Faik’ten Madam Ester’e, Neyzen Tevfik’ten Yorgo Zarifi’ye, Horoz Corci’den şair Chenier’e kadar... Ne ki Galata, saydığımız bunca isme karşın, romanın baş rolünü kimselere kaptırmıyor.
Hiç Kimsenin Kenti, ayaklarını bugüne basıyor olmakla birlikte, azınlıklar İstanbul’u terk edene kadarki devrin, devrin insanlarının, o insanlar çevresinde örülü, büyülü bir yaşamın romanı... Ama hepsinden çok, Galata’nın Galata, İstanbul’un Yedi Tepeli Şehir olduğu zamanların romanı...
Aslı Uluşahin

KAPAK TASARIM: KEMAL HAYIT
FOTOĞRAF: SADETTİN DALGIÇ
***
“Galata’da hüznün nesnelerini ele geçirmek o kadar kolay değil. Galata emek ister. Hayal gücü ister. Duyarlılık ister. Merak ister. Bilgi ister. Tarafsızlık ister. Evrensellik ister.”
***
“Burası eski bir semtin bilinçaltıydı. Unutmamaya ve çıldırmamaya çalışan, yüksek tavanlı bir bilinçaltı...”
***
“Rembetiko İzmir’de doğar, Pire’de demlenir, Amerika’da ünlenir. Peki kuzum, Galata’da niye böyle içli söylenir?”
***
“-Galata Limanı’nın nesi meşhurdur, bilir misiniz?
Gözyaşı.”
***
İki üç Galata sokağının kesiştiği eğimli köşelerde esrarengiz girdaplar oluşuyor; Venedik dukası ile Osmanlı sikkesi, yalınayak Çingene çocuklarıyla kürklü baronesler, melon şapkalarla yeşil türbanlar döne döne mazgallardan aşağı kayıyeviryordu. Tam ben önlerinden geçerken elektronikçi dükkânlarındaki çanak antenler taş plaklar gibi dönerek eskilerden, yürekli ve cızırtılı şarkılar fısıldamaya başlıyor; reklamcılar lazer kesim makineleriyle surlar için pleksiden rengârenk Ceneviz armaları imal ediyordu. Seyyar ayakkabı tezgâhında ucuza, kıvrık uçlu Rum çapulalarıyla, tulumbacı kamerçinleri satılıyordu. Sarı kırmızı bereli kavruk bir delikanlı kapağını açıp duvara yasladığı çantasında yüzyıl önce bu kaldırımdan gülüşerek geçen gayrimüslim bir ailenin fotoğraflarını, çiçek kabartmalı tunç şamdanlarını ve tenekeden dikiş kutusunu sergiliyordu. Beyoğlu’ndaki toplantılarına giderken Galata’nın kafalarını karıştırmasından çekinenler ayaklarımın altındaki rutubetli tünelden tıngır mıngır geçiyorlardı.
***
“Sinagogun karşısındaki merdivenleri tırmanırken tam karşımda, apart otele dönüştürülmüş eski Felek Han’ın girişinde onları gördüm. Kapıdaki güvenlik görevlisine resmimi gösteriyor, nasıl biri olduğumu tarif ediyorlardı. Çökmüş omuzlarında yokluğumu taşıyorlardı. Endişe ve suçluluk duyguları ağızlarından burunlarından duman duman yükseliyordu. Hayatlarında, hak etmedikleri bir delik açılmıştı. Arada bir resmime dalıyor, sonra gözlerini kaçırıp silkiniyorlardı. İyilere özgü bir saflıkla, her şeyin yoluna gireceğinden umutlarını kesmiyorlardı. Aslında ipuçları da yakalamışlardı… Ama Galata’yı hiç bir zaman anlayamayacaklardı. Belli ki buralarda dolaştıkça hayatın iyi niyet, sorumluluk ve tedbirden ibaret olmadığını seziyorlardı. Belki bu yüzden biraz kamburlaşmışlardı. Oysa onlar, böyle duranları dürter, dik durmaları konusunda uyarırlardı.”
***
“... İstanbul dişiydi. Hayat doğurgan. Bense ufaktım daha. Sahip ya da tatmin olmayı bilmiyordum. Ayıp, günah yoktu. Yarın ve kaygı da... Tatlı tatlı sıkılıyordum. Aslında Galata tarafında zevk serbestti. Yağmur ve Süleymaniye ise bağışlayıcı. İçimde kötülük yoktu. Haliç şahittir, yoktu! Gerçi o meşguldü. Pıtır pıtır gıdıklanmakla. Ben gülmüyordum. Ciddi yağıyordu çünkü yağmur. Batıda böylesi yoktur! Albert de farkındaydı bunun. Yağmur kılığında alın teri yağar buralara, vicdan azabı ve gözyaşı yağar. O yüzden derin ve zordur burda yaşam. Kederli ve tuzludur. Ara ara unutursun bunu ama hatırlatırlar. Günde beş kere, mikrofonu sonuna kadar açıp hatırlatırlar. En çok da Galata’ya doğru... Eminönü tarafında onlarca minare bir olup, hep bir ağızdan hatırlatırlar.”
***
“Dünyanın en güzel kentinin çatısındaydık. Evrende bir tek ikimiz varmışız gibi... Deliler, kediler, martılar, Tanrılar gibi öpüşüyorduk. Yağmur öylesine yoğunlaşmıştı ki ancak birbirimizin ağzının içinde nefes alabiliyorduk. Bulutlar ışıkları kıskıvrak yakalıyordu. Karanlıkta kaybolup, birbirimizde buluşuyorduk... Parmak uçlarımızdaydık ikimiz de. Daha yukarılara yükselmek istiyorduk. Gök gibi gürlüyorduk arada. Tir tir titriyorduk. Yağmurla arınıyor, ıslandıkça masumlaşıyorduk. Hiçbir yaptığımızdan utanmıyorduk. Ertesi günden medet ummuyorduk. Birbirimize söz vermiyorduk.
Özgürlük buydu işte!
Yaşamak bu!
Aşkın canı cehenneme, Galata!
An bu!
Yalnızca bu!”