Son Haberler
24.05.2012 Perşembe 04:20
USD 1,7570 EUR 2,3630 EUR/USD 1,3449 IMKB100   59737/%0,00
ISTANBUL Perşembe: 15°C/21°CCuma: 15°C/22°CCumartesi: 14°C/23°C

Havadurumu ayarlari

Lutfen havadurumunu goruntulemek istediginiz sehri listeden seciniz.

Erdoğan'dan CHP'ye "Danıştay'a katsayı başvurusu" eleştirisi
AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile ilgili olarak, ''Dün çıkmış, katsayı meselesiyle ilgili olarak, 'Danıştaya CHP başvurmadı, arkadaşlarımızın münferit başvurusu' diyor... Peki sen nesin orada- Bostan korkuluğu musun-'' dedi. 01.02.2012 13:00

ANKARA (A.A) - 
     Erdoğan, partisinin genel merkezinde düzenlenen Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısında, Dersim olayları ile ilgili değerlendirmelerde bulunarak, şunları söyledi:
     ''Tarihimizde yaşanmış acı bir hadiseyi, Dersim faciasını Türkiye'nin gündemine taşımıştık. Belgeleriyle, acı hatıralarıyla, üzeri örtülmüş bir faciayı, bir Cumhuriyet Halk Partisi eserini burada sizlerin ve aziz milletimizin dikkatlerine sunmuştuk. Dersim meselesi, bizim Genişletilmiş İl Başkanları Toplantımızın ardından Türkiye genelinde etraflıca tartışıldı, konuşuldu, üzerinde çeşitli yorumlar yapıldı.
     Ben bugün burada Dersim konusunu yeniden açacak değilim. Nitekim, Başbakanlık Devlet Arşivleri'nin kapısı ardına kadar açık. Sayın Kılıçdaroğlu çok merak ediyor ya... Açılacak. Bizde kapalı bir şey yok. Merak etmeyin. Genelkurmay Başkanlığımız da Dersim hadisesine ilişkin arşivini açmak için hazırlıklarını yapıyor. Bundan sonrası, siyasetçilerden ziyade tarihçilerin, araştırmacıların, akademisyenlerin konusudur. Umuyoruz ki bu mesele tüm boyutlarıyla da aydınlatılacaktır. Ancak, Dersim tartışmaları yapılırken, asıl önemli noktanın, hatta tartışmanın esasının çok ciddi bir biçimde ıskalandığını da müşahede ettik. Başta CHP'liler olmak üzere, bazıları kalktılar, 'Başbakan bugüne neden gelmiyor; neden tarihi olayların üzerine gidiyor-' diye eleştiri yaptılar. Çünkü geçmiş bilinmezse bugün ve gelecek bilinemez. Bunu bunların bilmesi lazım. 'Başbakan CHP'nin geçmişiyle neden bu kadar uğraşıyor-' diyenler var. 'Dün dünde kalmıştır' diyerek, geçmişi hasıraltı etmek isteyenler var...
     Şunu burada altını çizerek ifade etmek istiyorum; biz, Dersim faciasını gündeme taşırken, bir acının küllerini kaldırmayı değil, bir zihniyeti, bir anlayışı, bir yaklaşımı deşifre etmek istedik. Bunu hatırlatmak istiyorum. Biz, Dersim'den, hatta onun çok daha öncesinden başlayan, bugüne kadar da devam eden, bugün de varlığını sürdüren, jakoben, seçkinci, elitist bir zihniyete dikkatleri çektik. Bugün bu zihniyet var mı- Evet var. Bunları deşifre etmek istiyoruz, bunları tanıyalım diyoruz. Evet... Dersim, 1939'da üzeri kapatılmış bir faciadır. Ama o zihniyet, Dersim'de katliam gerçekleştiren zihniyet, bugüne kadar hiç değişmemiş, Dersim'den sonra da bu ülkeye çok büyük acılar, çok büyük facialar yaşatmaya devam etmiştir.''
     Bazılarının, Türkiye'nin meselelerinin çözümü konusunda haklı olarak son derece sabırsız olduklarını kaydeden Başbakan Erdoğan, bu kişilerin, ''karanlık her olay anında aydınlansın, her reform anında yapılsın, Türkiye bir gecede değişsin'' istediklerini ifade etti.
     Erdoğan, şöyle konuştu:
     ''Beyler... Biz burada, 150 yıllık köhne bir zihniyetle mücadele ediyoruz. İliklerimize kadar işlemiş, devletin bütün kılcal damarlarına kadar ilişmiş bir zihniyetle mücadele ediyoruz. Biz, İttihat ve Terakki zihniyetindeki CHP'ye, İttihat ve Terakki'nin izindeki MHP'ye, Doğu ve Güneydoğu'nun CHP'si olmaya özenen bir BDP'ye rağmen bu mücadeleyi yürütüyoruz. Karşımızda, 'toprak altını karıştırma, kemiklerin üzerini ört' diyen bir zihniyet var. Karşımızda, 'Kürt meselesini, terör meselesini çözme' diyen bir zihniyet var. Çünkü oradan nemalanıyorlar. Karşımızda, Dersimli olduğu halde Dersim meselesini ağzına alamayan bir zihniyet var.
     Burada, Arif Nihat Asya'nın şu muhteşem ifadelerini sizlerle paylaşmak istiyorum... Diyor ki Arif Nihat Asya; 'içimizden biri köprü olmaya razı olmazsa, kıyamete kadar bu suyun kıyılarını bekleriz'... Evet, eğer tarihle bugün arasındaki o köprüyü kuramazsak, bugünden yarına geçemeyiz. Eğer tarihteki acı hadiselerle yüzleşemezsek, geleceği şekillendiremeyiz. Biz, bu köprüyü kurmanın, bir köprü olmanın mücadelesi içindeyiz.
     Bizim, 23 Kasım'daki Dersim açıklamalarımızın ardından, CHP Genel Başkanı, önce bize teşekkür eden CHP Diyarbakır İl Yönetimini görevden aldı, ardından partisinde sıkıyönetim ilan etti. Partisi içinde Dersim ile ilgili farklı açıklamalar yapılınca, hatta Dersimli milletvekilleri bile birbirine düşünce, bu konuda açıklama yapmayı yasakladı. Şimdi dün çıkmış, katsayı meselesiyle ilgili olarak, Danıştaya CHP başvurmadı, arkadaşlarımızın münferit başvurusu diyor... Peki sen nesin orada- Bostan korkuluğu musun- Dersim'le ilgili parti içinde sıkıyönetim ilan ediyorsun, buna gücün yetiyor da, Danıştaya başvuru yapılmasını engellemeye gücün yetmiyor mu-''

YORUMLARINIZ
akaltun23 - 02.02.2012 01:40
Bu haberin aslını oluşturan şimdiye dek görülmedik bir uslup ile Sn. Erdoğan'ın demokratik ve laik bir devletin başbakanı sıfatıyla yapmış olduğu "dindar bir nesil yetiştirme" sözleridir. Ancak bu sözlerin gerçekten demokratik bir toplum hedefinde nereye oturtulacağıyla ilgili bir açıklama yapılmamıştır. Buna ilişkin yorumumdur:
Sürdürülemez ve çarpık anlayışlı yanlış başlangıçlar -şekilde görüldüğü gibi- maalesef yanlış ve sürdürülemez sonuçlara yol açıyor, iki yanlış ise bir doğru etmiyor. Sadece ileri demokratik müktesebat adına yapılanların inkarını gösteriyor.
Demokratik bir ülkede devlet, vatandaşa ne belli bir dini veya mezhebi inancı dayatır, ne de şimdiye kadar sanıldığı -ve bu rövanşist savrulmaya yol açtığı açık “saç-başçı, iki tekçi, şekilci laikçi”likte olduğu- gibi şu veya bu inancın ya da inançsızlığın karşısında olur. Bu alanda devleti ilgilendiren farklı inançların birbirlerine karşı tehlike olmamaları, yani kamu düzeni ve güvenliği sağlama hedefiyle denetim ve herkese eşit kamu hizmeti götürme işleridir. Bu anlamda bir resmi ideoloji dayatmadığı gibi hele din-iman hiç dayatmaz. Bunun daha da tehlikeli sonuçları olduğunu yaşanmakta olan deneylerden bilir çünkü.
Dokunulmaz alan -negatif statü hakları- dedikleri ve inançlar karşısında devletin tarafsızlığı veya eşit mesafeliliği dedikleri şey işte budur. AB demokrasilerinde hiçbir dini veya mezhebi çatışma olmamasına rağmen, gecikmeli demokratik sürece yeni giren Müslüman coğrafyalarda şiddet sarmalının vaka-i adiyeye dönüşmesi bundandır. Demokrasi geliştikçe ve birbirlerini bitiremeyeceklerini anlayınca onların da ortak akılda buluşacakları kuşkusuzdur. Ülkemizin bu coğrafyalara örnek gösterilmesi de esasen bu yarı laik demokrasisi nedeniyledir. Ancak bu tür söylemler, aslında bizim de bu konumumuzun ne kadar farkında olduğumuzu tartışmalı hale dönüştürmektedir.
Oysa antidemokratik deyip sözde değiştirmeye çalıştığımız 12 Eylül Anayasası m.24’te bile: "Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.
14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir.
Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.
Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.
Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz." der.
Ama geleneksel kültürden yetişen sıradan bir vatandaş değil, kendini geliştirmiş bir “muhafazakar demokrat başbakan” olarak niteleyen Sn. Başbakanının dahi, böyle konuştuğu bir ülkede, demek ki bu hüküm dahi boşunaymış. O zamanın generalleri, sözde “dindar bir nesil olursa daha uysal olur, solcular gibi sorgulamaz” diyerek zorunlu din eğitimini getirmişlerdi. Ancak şimdi bunu değiştirme adına yola çıkanların bu generalci gerekçeye sarılmaları statükoya karşı değişimden yana samimiyetlerini tartışmalı hale getiriyor.
Oysa Sn. Başbakan, gerek daha önceki beyanlarında gerekse Ortadoğu gezisinde devletin her inanca eşit mesafede olduğu gerçek demokratik bir laiklikten bahsetmişti. Ayrıca Sn. C.başkanı geçen yıl yayınladığı laiklik gününde daha detaylı olarak her inanca tarafsız, eşit mesafede demokratik bir laiklikten bahsetmişti.
Devletin “belli bir inanca dindar nesil yetiştirir gibi bir anlayıştan” ten geçtik, vicdani alandaki bu “kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez” özgürlük o kadar mutlaktır ki İnsan Hakları Bildirgelerinde “yaşama, düşünce ve ifade özgürlüğüyle birlikte savaş zamanlarında dahi kısıtlanamayacak üç temel haktan biri” olarak sayılmıştır. Hatta önce Yunan, sonra ülkemiz için verilen AİHM kararında olduğu gibi demokratik bir ülkenin "vatandaş kimliğinde din hanesi bile bulunamaz." Çünkü onun görevi vatandaşlarına tam bir tarafsızlıkla eşit hizmet götürmektir. Kimin hangi inanca mensubiyetini sormak dahi bu tarafsızlığını zedeler. Değil ki bu inançlardan birinden taraf olup üste buna uygun "dindar bir nesil yetiştir"sin!
Keza yine AİHM, 12 Eylül’den sonra zorunlu öğretilen Din Kültürü dersinin Alevi inancını içermediği gibi, bu haliyle tek bir mezhebin dinsel pratiklerini içeren bir din öğretimine dönüştüğünü "çoğulcu, eleştirel" olmadığını başka bir kararında tesciller. (Gerçi bu yıl göstermelik bir değişiklik yapıldı ancak dersin bu niteliklerden tamamen uzak olma hali sürüyor.)
Sn. Erdoğan’ın, bu sıralar AB'den ve değerlerinden Fransa'nın tavrı nedeniyle çokça bahsettiği bir dönemde, öncedenden tanımladığı eşit mesafeli laiklik ve "İleri demokratik" değerlerden böylesine geri dönüş yapması, ana muhalefet partisinin şekilci laiklikçi iki mv.nin Danıştay’a açtığı davayla ilgili olmaması gerekiyor. Eğer bu bir danışman yazısı olarak okunduysa, her kimse bu danışmanın, evrensel hukuk ve demokratik laiklik kavramlarıyla hiçbir ilgisinin olmadığı anlaşılıyor. Çünkü bu bugüne kadar savunulan tüm değerlerin de inkarı anlamına geliyor.
Anlatılan evrensel hükümlerden çıkan sonuç, devleti temsil edenlerin, eğer bir demokratik perspektifleri varsa söylendiği gibi "dindar bir nesil" yetiştirmeyi başlıca görev seçemeyecekleri tespitidir. Çünkü herkesin dindarı farklıdır ve kendisinedir. Böyle bir durumda örneğin "ben dindarlığı şu şekilde algılıyorum" diyen bir El Kaideci, Taliban veya Hizbullahinin önüne nasıl geçilebilecektir? Sn. Başbakan, Sn. Kılıçdaroğlu'nu Maraş'ta tanıtırken "Biliyorsunuz kendisi Alevi" diye söze başladığına göre "yetiştirilen dindar gençlik" herhalde Alevi dindar gençlik veya "İslamın başka bir yorumuna dayalı gençlik" olamayacağına göre nasıl bir gençlik olacaktır? Tanrı da inip, bizzat tespit edemeyeceğine, peygamberlik de sonlandığına göre göre bu dindarlığın ölçüsünü yukarıdakilerden hangisi veya kim tesbit edecektir?
Şahsen bana kalırsa ben de -fanatizmden uzak- bir Alevi gençlikten yanayım. Ama bu benim kişisel kanımdır ve sadece beni ilgilendirir. Çok istiyorsam gerçek bir laiklik geldiğinde özel sektörde dershanemi açar, gençliğimi yetiştiririm.
Kamuyu buna alet edemem, hatta bu sırada kamusal bir görevde de bulunamam. Çünkü o zaman diğer inançlara eşitlik ve tarafsızlık içinde davranamam. Sadece kendi inancıma yontarım, tıpkı şu anda hakkın kötüye kullanımı olarak fiiliyatta dolu dizgin yaşandığı-yapıldığı gibi.
Ki bu Alevilik ve farklı inanan diğerleri açısından AİHM kararıyla tescillendiği gibi tümüyle gerçekleşmiştir. Hatta o kadar ki, AB ülkelerinde birkaç yüz binlik bu kitlenin diğer tüm inançlara eşitçe özel alandaki bu inancını öğretme hakkı verilirken, yaklaşık 25 milyonluk kendi anavatanında, bırakalım resmi okullarda ayrı bir ders olarak okutmayı, tüm açılım iddialarına rağmen hala resmiyette bağımsız bir inanç olarak dahi tanınmamaktadır. Oysa ülkemizde tek taraflı zorunlu din öğretimiyle birlikte, 120 bine yaklaşan personeliyle 8 bakanlığın bütçesine eşit tekelci bir Diyanet’le (MADDE 10- Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.) eşitliğin bu açık çiğnenişleri yetmezmiş gibi, bugün öğrendiğimize göre Somali’den Sünni öğrenciler ithal edilerek devletçe kamu kaynaklarından, imam hatip okullarında eğitime bile başlanmıştır. Bu da devletin demokratça tarafsız olmadıkça, sözle dense de adaletten ne denli uzaklaşabildiğini somut olarak gösteren başka bir örnektir.
Geçmişte Cumhuriyet’in kimsesizlerin kimsesi olarak tebaadan vatandaşlığa geçişi sağlamasının 1. görevi olduğundan hareketle uydurma “laikçi”liğe açıkça karşı çıkan ve İmam hatip ve gerekse diğer her türlü vatandaş haklarının eşitçe savunulmasını öncelikli belirleyen biri olarak, bu gelinen durumun da eşitlikten geçtik, önce vicdan, sonra normal bir akılla ilgisi olmadığını söylemek zorunluluğu doğmaktadır.
Bir taraftan tarihteki Dersim olayından yüzleşme adına bahsederken hergün devam etmekte olan bu açık ilkelerin dahi açıkça çiğnendiği hukuksuzluklara, yani güncele gelmeyi ne zamana kadar erteleyeceğiz. Ya da halkların 1000 yılların uykusundan kalktığı bu iletişim çağında hala bu denli saf mıyız? Veya herkesi mi saf sanıyoruz? Sn. Kılıçdaroğlu bu kitleden gelen biri olarak –olur ki kendi tarafı için bir şey istiyor demesinler düşüncesi ve gerçekten laiklikten taraf olan biri sıfatıyla- diğerleri de sadece “istemezzükçülük” yapıyor ve bu hakları gereği gibi savunmuyor yani bir muhalefet yok diye,- gerek bu kitleyi, gerekse diğer inanç gruplarını, bu iletişim çağında yok saymayı nereye kadar sürdürebiliriz? Olsa bile bu herhangi bir izana veya insafa yakışır mı?” Basit anayasal eşit hakların tanınması bu çağda bir artık bir lütuf mu? Veya bu çağda lütuf olan bir hak var mı?
Diğer yandan gerçekten farkındalığa ulaşmış dindar biri, bu tür tavrını zaten kamuya açmaz, açarsa da zaten “gösteriş için yapıp Hakk için yapmadığından” hakiki dindar olamaz. Hele kamusal görev yürütüyorsa bu hiç olmaz. Çünkü kendi kesesinden yapmadığı, başkalarının kaynaklarını da kullandığı, oysa burada rıza olmadığından kul hakkına girildiği, bunun ise dince hiç affedilmeyen en ağır suçlardan olduğunu bilir. Kaldı ki bu konuda yaptıklarının ancak Rabbiyle kendi arasında olduğunu, başkalarına karşı bir üstünlük vesilesi sayılamayacağını da bilir.
Çünkü belki gelişmemiş toplumlarda Tanrı'yla aldatmak mümkün olsa da, Tanrı'yı aldatmak mümkün değildir. Ve bunu da her inancın inananı bilir. Eğer istismar putunun adı zamanede tanrı olmamışsa!
Gene de sonuçta herkese geniş bir bakış açısıyla “Allah kimseyi aldatan ve aldananlardan etmesin” diyelim. Allah, Allah, eyvallah.
Bu sayfaya yorum yazarak tarihe not düşün.
1