Son Haberler
24.05.2012 Perşembe 01:54
USD 1,7570 EUR 2,3630 EUR/USD 1,3449 IMKB100   59737/%0,00
ISTANBUL Perşembe: 15°C/21°CCuma: 15°C/22°CCumartesi: 14°C/23°C

Havadurumu ayarlari

Lutfen havadurumunu goruntulemek istediginiz sehri listeden seciniz.

DERYA SAZAK: "TÜRKİYE'DE ALÇAKLIK ÇOK"
Milliyet Gazetesi Yazarı Derya Sazak, Hülya Okur'a konuştu: "Hayata bakışımda hep sol değerlerden esin alıyorum, Milliyet Anayasası olan bir gazete, İslami yükseliş karşısında Atatürkçü aydınları katlederek bir duvar ördüler, TRT'de ne yazıyorsam onu konuşuyorum, Balbay'ın notları Özden Örnek günlükleriyle örtüşüyor, Asıl Balyoz 1980 darbesi, Kılıçdaroğlu'nun etrafındaki militar, yaşlı başlı adamlar ashabımı bozuyor" 06.12.2010 09:25

HÜLYA OKUR- HABERX

"Aslında onu tek bir kelime ile anlatmak istesem, 'Ahver' derdim. Çünkü Ahver'in ne kadar anlamı varsa ona karşılık geliyor. "Akıllı, Beyaz yüzlü, Güzel gözlü adam, Müşteri Yıldızı Jüpiter" Onun ellerindeki, her şeyin üstesinden gelen sihirimsi fosforu bildiğimden midir, anlattıklarının aklıma yatışından sonra bir türlü kaldıramayıp, sabah olduğunu söyleyemeyişimden midir, duygularının, vücuttaki haber merkezi olarak görev yapan sinirlerini bunca hadise karşısında nasıl bu kadar sağlam tutabildiğini gördüğümden midir, Milliyetimizi menfilikten çıkartışındaki ustalığından mıdır bilmiyorum ama ben hala Derya Sazak gibi yaşıyor, onun gibi düşünüyorum. Ve size de tavsiye ederim. "


“ARKADAŞIMIN ÖLDÜRÜLMESİNDEN SONRA OKULU BIRAKTIM”

1956’da Ankara’da doğdunuz. Diş Hekimi olan Babanızdan Kalecik, anne tarafınızdan İsmet Paşalısınız. Bir okur temsilcisi olarak çocukluğunuzun resmini nasıl okuyorsunuz?

Ankara’da Yeni Mahallede büyüdüm. Biraz sokak kültürü; ilkokul, ortaokul, arkadaşlıklar, arsalarda futbol oynamak, sinema önlerinde kitap satmak…böyle şeyler. Siyasi olarak dedem ile birlikte akşamları o zaman radyoda meclis saatini dinlediğimizi hatırlıyorum, bizim evde öyle bir radyo kültürü vardı yani 13:00 bülteni, akşam haberleri ve dedemin dinlediği meclis saati falan. 60’ların ortasına doğru…56 doğumlu olduğum için 64-68 kuşağı, öğrenci hareketleri için benim için erken yıllardı. Onların arkasından koşuyordum. Şimdiki 68 devrimi denilen yılları kavramam için belki 75’lere gelmem gerekecekti. Lise’yi Ağrı’da okudum, üniversiteye tekrar Ankara’ya geldim. Ve 12 Mart 71 muhtırasından çıkılmış, öğrenci hareketleri eski dinamizmini kaybetmiş ama yine de üniversitelerde yavaş yavaş siyasi şekillenmeler var. Ben de o yıllarda adı Gazi üniversitesi olan okulun Basın- Yayın bölümüne girdim 74 yılında. Aslında bizim kuşak, sonradan 78 kuşağı diye anılacak, 68’i on yıl geriden takip eden ama siyasal ortam ya da bu gençlik hareketleri tekrar yükselmeye başladığı dönemler, bizim üniversite yıllarımıza denk geldi. Fakat kötü bir şey oldu. Birkaç yıl içerisinde, 70’li yılları aratacak tarzda şiddete dönüştü. Aslında biz 68’i izleyen kuşak olarak, o deneyimle daha düşünsel arayışlarla gelmeye çalışırken, kendimizi silahlı hareketin içinde bulduk. Bunlar gösteri hareketleri olarak başladı, sonra Türkiye’nin de siyaseten Milliyetçi cephe hükümetleri, Milliyetçi sağın yükselişi, sokaklarda kan dökülen yıllar( Çorum-Kahraman Maraş olayları, 1 Mayıs katliamı) böyle bir Türkiye ortamında üniversiteydik fakat hiç unutmuyorum biz 74’te gazetecilik okurken, bizim okul akademi Gazi Mahallesine doğruydu, o bölge MHP’nin kontrolündeydi. Benim evim de Bahçelievler’deydi. Ben o yolu kullanarak, Kızılay’a vs gidemezdim çünkü yollara kesilirdi, otobüsten insanlar indirilirdi, vurulurlardı. Öyle bir ortamda Ankara Yüksek Öğretim derneği AYÖD kurulmuş, biz ilk heyecan, oralara gidip geliyorduk. Sonra ben yolumu uzatarak, Emek’te Yıldız bloklarına girdiğimde, karşımda okula doğru bir kalabalık gördüm, biraz temkinli yaklaştım, baktım ki, bir çocuk gençten birisi, sırt üstü yatıyor, bizim AYÖD’ten çocuklardan birisiydi. Öldürmüşler ve tam okulun bahçesine karşı atmışlar. O beni müthiş olumsuz etkiledi, bu çok kötü bir duygu. Siz gazeteci olmak için, 10 yılın birikimiyle bir şeyler yapmak için geliyorsunuz, sokağa bırakılan bir arkadaşınız, bu çok büyük bir travmaydı, o sırada hiç düşünmeden aklımdan şu geçti:”Ben bu okula devam etmemeliyim” Zaten okulla, gazeteciliği bir arada götürme düşünmem vardı, hemen ertesi günden itibaren bir yerde çalışma düşüncesi çok ağır bastı. Ve Yeni Ulus gazetesine girdim, 1975’in sonuydu. Üniversite ilk yıl, ikinci yılın ortasında gazeteciliğe başladım. 

“KESİRE ÖCALAN İLE ARKADAŞLIK ORTAMINDA KONUŞURDUK”

Bir anekdot daha hatırlıyorum, okulda; sağ-sol kavgası çok çıkardı. Bizim okul, sol ağırlıklı idi fakat bankacılık bölümü sağ ağırlıklı. Bankacılıktan gelen sağ ağırlıklı MHP’li öğrenciler okulu basardı ve kavga çıkardı kantinde. İki kız öğrenci özellikle hücuma uğrardı ve müthiş dayak yerlerdi. Bunlardan bir tanesi Kesire Öcalan’dı. Kesire, bizim bir üst sınıftaydı fakat arkadaşlık ortasında onlarla konuşurduk. Abdullah Öcalan da, AYÖD dernek çevresindeydi, tabi o 70’li yıllarda siyasalda okumuş, Öcalan’ın adını duyardık ama kendisini tanımazdık. Kesire’yi ben yakından tanırdım, o okuldaki o arbedeler sırasında kafasında, etrafında uçan masa sandalyelerin içinde mutlaka Kesire vardı. Sonra benim, okula gidiş gelişlerim azaldı, gazeteciliğe yöneldim. 

Gazeteciliğinizi perde arkasında bırakmayan şey neydi, ona olan tutkunuz muydu? Beşiktaş ve aileniz bile manşetten düşen haberler olarak kaldı belki de hayatınızda. 

Yazmaya meraklıydım, yazma, okuma. Ortaokul, lise çağlarından itibaren siyasi olaylara çok ilgi duyardım. Münazara kollarındaydım hep. Üniversiteye sınava girdim, siyasala girmek istiyordum aslında. Siyasalı tutturtamadım fakat siyasalın basın yayınını tutturmuştum.  Ben 73’te girdim sınava, fakat o sene siyasalın puanı çok yüksekti kazanamadım. Bir sene bekledim fakat o bekleme devresinde af çıktı. O afla puanım basın yayını tutuyordu fakat ben 74’teki sınava tekrar girdim, bu sefer Gazi İktisadi Ticari Bilimler akademisi çıktı, oraya girdim. 

“KAFAMDAKİ FİKİRLERİ GAZETECİLİK ÜZERİNDEN SİYASETE DÖNÜŞTÜRMEK İSTEMEDİM”

Peki bu yaşadığınız travmatik dönemler, üzerinizde politize olmuş bir gazeteci etkisi yarattı mı?

Hayır. 60-70 arası çok siyasal dönem. Biz o dönemde daha çocuktuk. O dönemin sonuna yetiştiğimizde ise, 71 muhtırasının etkileri vardı, ortam durgunlaşmıştı ve yeniden bir hareketlenme dönemi idi, tam o sırada kafamdaki fikirler şekillenmişti ama ben şöyle biri değildim: Kafamdaki fikirleri gazetecilik üzerinden siyasete dönüştürme ya da oradan siyasallaşma arayışında değildim ben bir gazeteci olmak istiyordum. Zaten öyle başladım, öyle gittim ama tabi düşünsel arka plan, Türkiye siyasetine ilgim, siyasi akımlar, o yıllarda şekillenen sol düşünce, hep kendimi üniversite yıllarından itibaren solda gördüm ve yorumladım. Daha sonra arkadaşlık ve siyasi çevre olarak, sendikalar ve siyasi çevre falan…80’lere geldiğimizde, evet, soysal demokrat, solda olan bir kişiydim ama tabi Türkiye darbeye sürüklendi zaten darbe döneminde o duygularımız ve o seçimlerimiz daha da netleşti çünkü darbenin daha çok sola da indirilmiş bir darbe olduğunu da görünce, demek ki Türkiye’nin soğuk savaş dönemindeki bir yerlere sürüklenmesi planlı bir olay. Çünkü hem Amerika-NATO bağlantısı, hem Sovyetlere karşı bu ülkenin konumu. Solu ve komünizmi daima bir tehdit olarak görmüşler ve o tehdidin sonunda da  üniversitelerdeki o gençlik hareketlerini çığırından çıkardılar ve Türkiye’nin zengin insan kaynağını bir 10 yılda harcadılar. Yetmedi 80 sonrasın da o harcama olayı devam etti. 

“SOLA KIYAN DEVLET AKLI, YA DA ASKERİ AKIL, NE DERECE AKILSIZ YAPTIĞINI, SONRADAN GÖRDÜ”

Ama şimdi bakıyoruz, ne zamanki Türkiye’de 90’lardan itibaren İslamcı bir yükseliş oldu, o zamanki hatalar anlaşıldı. Yani sola kıyan devlet aklı, ya da askeri akıl, ne derece akılsız yaptığını, 2000-2010’larda gördü. Ama o askerle bu sefer de arkalarında onları savunacak bir şey bırakmadılar çünkü o darbe dönemlerinde hep solu tehdit olarak görmüşlerdi. Sonradan siyasal İslam’ı tehdit olarak gördüler, ve sonra Ergenekoncu yapılanmalarla, iktidarları 28 Şubat’ta olduğu gibi, 27 Nisan’da bir şekilde darbelerle, geri planda askeri organizasyonlarla götürmeye çalıştılar ve bu sefer de bunun kamuoyunda fikirsel desteğini soldan arar hale geldiler. Ya da dünün solcuları bugünün ulusalcıları oldu. Bugünün ulusalcıları da, askerlerle İslamcı yükselişe karşı bir ittifak yaptılar. Bu da müthiş bir çelişki değil mi? Ben 30 yıl içinde Türkiye’nin nereden geldiğimize hem bir gazeteci hem de Türkiye’nin yakın siyasal tarihine tanıklık etmiş birisi olarak görüyorum ki, bu çok büyük bir açmaz! Çok büyük bir trajedi. 

“HAYATA BAKIŞ AÇIMDA HEP ‘SOL’ DEĞERLERDEN ESİN ALIYORUM”

Cengiz Çandar köşesinden değinmişti. “Sivil Dikta var” derken, askere davetiye çıkartma çelişkisini en iyi sizin açıkladığınızı yazmıştı ama önce sormak istiyorum. Korkular; sol, İslam ve asker olarak sıralandı ama sizin ideolojiniz başladığı yere göre şu an ne aşamada? Örneğin bir yazınızda Marx’ın gazeteciliğinden bahsederken, “Marx, haberciliğini ‘Komünist Manifesto’dan esinlenerek yapmıyor!”demiştiniz. Sizin de etkilendiğiniz halde yapmadığınız şeyler var mı?

Ben önce bir gazeteciyim. Hep öyle bakıyorum ama dünyaya ve hayata bakış açımda hep sol değerlerden esin alıyor. O da nedir, insani bakış açıları, özgürlükçü bakı açıları, demokrat değerler, kriz dönemlerinde yalpalamamak, rejimi koruma gerekçesiyle başka arayışlara payanda olmamak….Ben belki üniversiteye yada mesleğe girene kadar izlediğim Türkiye ve sonradan yaptığım okumalarla kendime çizdiğim o yol ve o solcu bakış açısı, belki mesleğimde, tabi habercilikle yorumculuğu ayırıyorum, ben meslekten bir gazeteci olduğum için benim için haberin gerçekliği ve nesnelliği her şeyden önce gelir yani oraya asla duygularımı ve siyaseti katmam. Ama elbette yorumlarım benim düşüncelerimi içerir. Hep soldan gittim ve bu beni meslekte daha az hata yapar durumda tuttu. 80 öncesi gazeteciliğe başlayanlar için hep, “Bizim kuşağın şansı” diyorum. Ben Yeni Ulus gazetesinde başladım. ANKA ajansında devam ettim. Darbeyi ANKA ajansında yaşadım. O bize eşsiz bir deneyim kazandırdı. Demokrasi döneminde, açık bir parlamento döneminde  Türkiye’nin krizli yıllarında da olsa, biz serbest ve bağımsız gazetecilik yaptık, öyle yetiştik. Bizim ustalarımız, bize öyle bir gelenek devrettiler. Dolayısıyla  muhabirlikten kazandığım; özgür, nesnel bakış açılarını hep korudum. Eğer biz 80’den önce gazeteciliğe başlamamış olsaydık, bizden sonra gelen kuşakların savrulduğu gibi hiç o demokrasi iklimini solumadığımız için bilmeyecektik, demokrasi ortamında nasıl gazetecilik yapıldığını. 

"ÜLKEYİ YÖNETENLERE AİT SIRLARI YAYINLAMAK BİZİM İŞİMİZİN GEREĞİ"

Dünkü güncel tartışma…Başbakan diyor ki,” Nasıl verirsiniz, benim Wikileaks’ta çıkan Amerikan belgelerinde İsviçre hesabım olduğunu, bir gazete bunu nasıl verir?”  

“Alçaklık” diyor

Evet, ‘Alçaklık’ diyor, alçaklık falan değil, bunu reddediyoruz. Bu bizim işimizin gereği. Bu bizim işimizin gereği. Ama nereye bakacağız? O belgelerin çıkış noktaları yani Ankara Büyükelçiliği Edalman’ın yazışmaları mı? Bu doğruysa oradaki iddiaları kanıtlamak bizim işimiz değil, ya da iddiaları abartmak, küçültmek, sansürlemek. Hayır, bu bir tespit. Üstelik ülkenin Başbakanından söz ediyoruz. En güçlü kamusal post! Burada şahsi olarak sıradan insanların hesapları, sıradan insanların konuşmaları, yazışmaları değil, ülkeyi yönetenlere ait ‘sır’lar bunlar. Bizim görevimiz kamuya mal olmuş bilgileri, yine kamu adına takip etmek, tespitleri aktarmak, bu biraz, biraz değil fazlasıyla gazeteciliğin görev alanı içinde hem de bizim 80 öncesi gazeteciliğe başlarken öğrendiğimiz meslek kurallarının gereği. Evrensel gazetecilik. Böyle bir internet sitesi üzerinden, Amerikan gizli belgelerinin deşifre edilmiş olması, wikileaks’in bunları yayınlamadan önce dünyanın dört-beş gazetesine vererek onları da bu araştırmaya katması, zaten bir mesleki süzgeçten geçtiğinin göstergesi. Ama bunlar iddia. Ya da büyükelçinin notları, bir takım duyumlar, kaynağı belirsiz bir takım ihbarlar. Ama kağıda dökülmüş. O zaman siz de kağıda döküldüğü kadar iddiayı sergilersiniz ve taraflarına sorarsınız. 

“BİZİM ELİMİZE GEÇSEYDİ BU BELGELER, ABDİ İPEKÇİ DERDİ Kİ: "BUNU VERİN AMA KARŞI TARAFIN GÖRÜŞÜNÜ DE ALIN" 

Bizim kuşağın gazeteciliğin şekillenmesinde çok önemli bir değer olan Abdi İpekçi gazeteciliği de bu. Daima şunu sorduk biz, bu malzemeyi getirene. Diyelim ki, benim elime geçti bu belgeler ve orada da bir takım kişiler hakkında iddialar öne sürülüyor. O zaman Abdi Bey, şunu derdi yada isterdi, “Tamam bunu ver, fakat ne diyor, bunun tarafı olan kişinin görüşlerini de al” Yani cevap hakkı. Demek ki, Başbakan’a yada ilgili Bakanlara yada adı geçenlere konuyu sorarak, her şeyi kullanabilirsiniz ama siz onlar bozulur yada onların tepkisini üstümüze çekeriz diye düşünürseniz ve bunu vermezseniz o zaman oto sansür ve sansür olur. O da bizim mesleğimizi yaralar. 80 öncesi gazetecilik, bize bu tarz çalışmayı öğretti. Rahatsız etme pahasına elinizdeki bilgi doğruysa hiç kimseyi o noktada gözümüz görmez, haberi veririz. Haber kendi sonuçlarını yaratır. Tek ölçüt, yalan olmaması ve kaynaklarınızın güvenilir olması ve sizin o iddiaları sergilerken ilgili kişiye de yanıt hakkı tanımanız. Bunu yaparsanız, başınız hiçbir zaman ağrımaz. 

Aslında eleştirilen yönü, dedikoduların iç politikamızı yönlendirir hale gelmesi…

E o da siyasetin doğasında var. Bir takım ifadeler basit tanımlamalar ama demek ki, Amerikalı diplomatların jargonu böyleymiş. Bizimkiler daha ağır, ağdalı, ta Osmanlı’dan beri gelen o hariciye geleneğini sürdürüyorlar, dilleri daha özenli. Amerikalılardaki Neoconluk, sallamıyorlar, ağzına geleni söylüyorlar, Merkel’e ‘Teflon’ diyor, öbürküne başka bir şey…

“MİLLİYET’TEN AYRILMAM İÇİN BİR NEDEN OLMADI”

Anka ve Yeni Ulus geçişlerinizi anlattınız.  Haricinde neredeyse tümü Milliyet içinde geçmiş bir meslek yaşamınız var. Muhabirlikten başlayıp Milliyet’in Ankara Temsilciliği, daha sonra da Genel Yayın Yönetmenliği, yazarlık ve okur temsilciliği. Bunun size kazandırdığı bilgi ve tecrübe neden Milliyet sınırları içinde bıraktınız? 

Yeni Ulus, sonra ANKA ajansı. Güneş’in kuruluşunda bir yıl çalıştım. Ben 83’te Milliyet’e girdim, Cüneyt Arcayürek ile birlikte. Ondan önce Cumhuriyet serüveni oldu. 86 yılında büro şefi oldum. Sonra hızlı bir geçişle 95’te de Milliyet’in Genel Yayın Yönetmeni oldum. Milliyet benim hayatım. 90’lı yıllar Milliyet’in altın çağıydı. O sürecin sonunda o kadar güzel işler yapıldı ki. O 10 yıl içinde. Aydın Doğan Hürriyet’i satın aldı. Rakibi Sabah Gazetesi el değiştirdi, ciddi bir krize girdi. Dolayısıyla benim Milliyet’ten ayrılmam için bir neden olmadı ama zaman zaman başka gazetelerden, Sabah’tan da transfer teklifleri almıştım. Ama yoluma Milliyet’te devam etmek istediğim için bunların hiç birini önemsemedim. Gazeteden, yönetimden ayrıldıktan sonra röportajcılık gibi bir çok şey yaparak devam ettim ve ediyorum. 

“RÖPORTAJCILIK DÖNEMİMDE, MİLLİYET’İ BİRAZ DAHA ENTELEKTÜEL VE MUHALİF ÇEVRELERE AÇMAYA ÇALIŞIYORDUK”

Röportajcılık derken…Özdemir ince,  Prof. Dr. Kemal Karpat ile yaptığınız röportajı köşesine taşıdığında ‘Bu yazımın konusu ‘bu tarihçi’ değil, Derya Sazak ile ‘söyleşen tarihçi’ diye yazmıştı. Aslında yaptığınız mülakatlarda, seçtiğiniz isimlerin önüne geçer gibiydiniz. 

Söyleşilere çok önem veriyordum. Yanılmıyorsam 5 ya da 6 yıl yaptım, 300’e yakın söyleşi. Ve hep ağırlıklı isimlerdi seçtiklerim. Onun için çok ciddi hazırlanarak giderdim. Dolayısıyla ben gazetecilikte hem şunu ölçü almışımdır, “Gazeteci haber olmaz, haber alır” Benim işim, görüştüğüm kişileri konuşturmak. Onların önüne geçmem değil ama iyi hazırlanarak, onların söylediklerini daha kolay aktarabilmek; Kemal Karpat, Halil Berktay, Halil İnalcık, Hrant Dink….hatırladığım böyle onlarca, yüzlerce isim var. O röportajlar bana da çok şey katmıştır. Çünkü Mehmet Yılmaz dönemiydi ve biz o dönemde Milliyet’i biraz daha entelektüel ve muhalif çevrelere açmaya çalışıyorduk. Kürt sorunundan, İslam’a hatta 28 Şubat döneminde bir hayli ilişkilerimiz sarsılmıştı ama daha sonra ilk defa o röportajlarda, Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan, bugün AKP'nin önde gelen bir çok ismi, Türk siyasetinin önde gelen isimleri, Orhan Doğan….Habercilikten geldiğim için o görüşmelerde bir haber başlığı arardım. Onun için kahramanı ben değil, konuştuklarımdır.  Mesleğin bir habercilik tarafı var, o salt bilgiye ve habere ulaşmak yani bu diplomatların yaptığını yapmak. Ve bunu her gün yazmak. Burada alabildiğine nesnel olacaksın. Öteki yorum yazarlığı ya da röportajcılıkta da, çok iyi kavrayacaksınız ki siz önce kendiniz anlayacaksınız ki, yorumlayabilesiniz. Siz eğer anlamıyorsanız neyi anlatacaksınız?

“MİLLİYET ANAYASASINI AYDIN DOĞAN YENİDEN YAZDI”

Yaptığınız röportajlarda seçtiğiniz kişilerin önüne geçmediniz ama temsilciliğinizin önüne “Okurlar” geçti. Ombudsman olarak, Milliyet Yazı İşleri'nden bağımsız bir şekilde, Milliyet ile okuyucuları ile yakın temasa geçtiniz. Milliyetin okur kitlesi size en çok hangi durumlarda yükleniyorlardı, Aydın Doğan’ın, ‘Okurla inatlaşma olmaz’ sözünü tuttunuz mu?

Bu okur temsilciliği de hem benim için büyük bir deneyim oldu hem de zorlu bir dönem oldu. Milliyet, kurumsal kimliği olan bir basın. 60 yıllık bir tarihi var. Bu tarihin 27 yılında ben de varım. Ve bir takım meslek ilkeleri var. Abdi İpekçi ile başladığımız, Aydın doğan ile devam ettiğimiz. Aydın Bey, bir dönem bu etik ilkelere çok önem verirdi ve mesela ‘Milliyet Anayasası’nı Abdi Bey’den gelen ilkeler çerçevesinde Aydın Doğan döneminde yeniden yazdı. Hem ilkeler yeniden yazıldı yani kurumun ilkeleri, bir de gazetecilik. Tabi gazeteler çoğaldı o zaman. Milliyet, Anayasası olan bir gazete idi. Sonra buna okur temsilciliği, kurumsal bir görev olarak katıldı. Umur Talu döneminde. Ombusmanlar Birliği diye bir şey var, ben de şu an da üyesiyim. Fakat İlk Ombudsmanlık, Yavuz Baydar ile başlamıştır. Bunun kurumsallaşmasında büyük emeği vardır. Eski gazeteciler, gazetelerini eleştiriyorlar. 

“OMBUDSMANLIK BİR PİAR İŞİ DEĞİL”

Bu görevi de çok iyi tanımlamak lazım. Bu okulla ilişkiler değil, bir PİAR işi değil bu. Okur temsilciliği, gazetenin yayınından ötürü okur nezdinde bir şikayet doğuyorsa, okur o eleştirinin ya da şikayetin gereğinin yapılacağı bir yere gönderiyor. Bu nere olmalı? Ya eskiden olduğu gibi editör’e gönderir, ya da doğrudan telefon açar. Bizim yaptığımız daha başka bir şey. Siz o kuruma, yazı işlerine gelen, bazen bir başlık hatası, bazen sert bir ifade bazen yapılan bir görüşmenin çarpıtılarak yayınlanması, nefret söylemi, şiddet…Bunlarla ilgili okur, kendisini rahatsız eden bir haber gördüğü zaman bunu alıp yolluyor. Biz 10 senedir Ombudsmanlık kurumuyla, gazete-okur denetimine, yani okurun şikâyeti üzerinden bir iç denetime açıyoruz ve bunu yayın yoluyla açıklıyoruz. Bazen okuru haklı buluyoruz, bazen savunacağımız noktada gazeteyi savunuyoruz. Bu dünyanın saygın gazetelerinin yaptığı ciddi bir denetim mekanizması. Bağımsız bir denetim mekanizması. Belki tek eleştirilecek yönü, Ombudsmanlık şu üç şekilde atanıyor: Ya eski bir gazeteciyi bağımsız bir denetçi olarak gazete sahibi olarak atıyor, ya bir akademisyeni atıyor, ya da gazetenin içinden birini görevlendiriyor. Ama bu içinden görevlendirilen kişi de yazı işlerinden bağımsız oluyor. Benim yazı işleriyle hiçbir ilişkim yok, zaten yayın toplantılarına katılmam ama gazetenin eski yönetmeni olduğum için o tecrübeyle benim adaletime de güvenerek, hakikat ve hakkaniyet ölçütlerinin tutacağı düşüncesiyle bu görevi bana verdiler. Ben de altı senedir sürdürüyorum. Güzel tarafı, bu atamayı patron yapıyor, gazetenin sahibi yapıyor. Altı senedir bu köşede çıkan her satır ancak yayınlandıktan sonra yönetmen ve gazete sahibi tarafından görülüyor. Şu ana kadar da, önceden, - Ya ne yazıyorsun, şunu bize bir geç bakalım, görelim, diyen ne patron oldu ne yayın yönetmenleri oldu. Bu da Milliyet’in müthiş kurumsal gücü.  

“KAVGAYI SEVERİM”, “UZLAŞMACI BİR TİP DEĞİLİMDİR”

Bu şikayetçilerden biri de Hıncal Uluç’tu. Zaman zaman bazı haberler hakkında şikayet dilekçeleri yazıyordu size. Ama sizi tanımlarken, “Derya Sazak Milliyet'in akil adamı..” diyordu…

İşte yaşlandıkça böyle bir tanıma uygun bir durum gelişiyor. Habercilikten geldiğim için, son dönemlerde biraz daha dingin olduğumu kabul ediyorum ama ben kavgayı severim. Habere çıktığım zaman ya da sahaya çıktığım zaman gözüm hiçbir şeyi görmez. Öyle çok uzlaşmacı bir tip değilimdir. Ama akiliyet şundan kaynaklanıyor, sonuçta 35 yıllık bir meslek birikimi oldu, yıllar çok süratle geçiyor, Türkiye’nin sıcak olaylarında, haberin çıktığı her yerde oldum, bu savaş ortamı da oldu. Bunun getirdiği bir deneyim diye düşünmek lazım. 

“OKTAY EKŞİ’YE: BİR OMBUDSMANI OLMAMASININ HATA OLDUĞUNU SÖYLEDİM, O DA: “BU BANA DERS OLSUN” DEDİ”

Geçenlerde Altan Öymen’i 60’ncı yılı dolayısıyla onun onuruna bir programda bir gurup gazeteciyi bir araya getirdiler, en genci ben çıktım, 35 yıl. Benden sonra Hasan Cemal 41 yıl. Ondan sonra Mehmet Barlas 50 yıl. Altan Öymen ve Oktay Ekşi 60’larda. O arada herkes birbirine takılıyor, -Altan Ağabeyi, meşrutiyeti gördün mü? diye. Ben de dedim ki, “Oktay abi, Ombudsmanlar yada eski tip yazı işleri müdürleri olsaydı, bu hata oluşmazdı, en azından senin yazını okurduk” Çünkü sorumlu yazı işlerinin görevleri budur aslında. Ben uzun yıllar o deneyimlerden söz ederken, Milliyet Ankara bürosunda ve ANKA ajansında Teoman Erel’in, Orsan Öymen’in, Mümtaz Soysal’ın yazılarını okurdum. Peki neden okurdum? Ben genç bir muhabirim, bunlar döneminin en saygın, iddialı yazarları. Mesela askeri dönemde Milliyet kapatıldı, Mümtaz Soysal’ın her yazısı bir kapatılma gerekçesi, birkaç kişi birden okurduk. “Nasıl oldu bu kaza?””Ya sorma, dedi, Karadenizli kaynanasını öldürmüş, mahkeme sonuçlanmış, idama mahkum olmuş””Bu bana ders olsun” O hoş ortamda bir yandan Altan Öymen’e sataşıyoruz, bir yandan Oktay Abi – Bu bana ders olsun, diyor. 

“ÇETİN EMEÇ’İN ATTIĞI BAŞLIK, FOTO MUHABİRİME SİLAH ÇEKİLMESİNE NEDEN OLDU”

Tabi trajik, acı tecrübeler de var. Mesela Çetin Emeç. Rahmetli benim gazeteciliğimde, benim Milliyette yükselmemde çok etkili olmuş bir isimdi. Çünkü o yayın yönetmenimizdi, ben meclis muhabiriydim. Ve Özal dönemleri, şimdiki Erdoğan’ın otoriterliği gibi Özal da tek adamdı falan. Her yaptığımız manşet haber, konu olurdu. Ve Çetin Bey de sansasyonel başlık atmayı çok severdi. Ve o başlıklar zaman zaman başımıza dert olmuştur. Bir gün meşhur yolsuzluk krizi, Özal’ın Bakanlarından birisi petrol tankerlerini rüşvet trafiğine bağlamış. O zaman Devlet Bakanı olan İsmail Özdağlar. Bir rüşvet skandalı çıktı ama skandal şöyle patladı, birden bir gün Özdağlar, Özal onu görevden aldı” dediler. Kabinenin bir Bakanı gitti. Sonra birkaç gün içerisinde bunun altında bir rüşvet iddiası olması nedeniyle Özdağlar görevden alındı, sonra mecliste komisyon kuruldu ve Yüce Divan’a gönderildi. Ben Yüce Divan’a gönderildiği gece, sabahlara kadar çalışırdık, haber kovalardık, aldım haberi, gece yarısı gazeteye geçtim. En tehlikeli saatler, çünkü Çetin Bey hep geç çıkardı. Ben Çetin Bey’e yakalanmayım diye verdim, çünkü başlık:”Özdağlar Yüce Divan’da” diye atılmıştı. Fakat başlık atmayı ve başlıkla oynamayı çok severdi Çetin Emeç. Tam meclisten çıkıyorum, oradaki basın bürosundaki telefondan, -Seni arıyorlar, dediler. “Derya ne yapıyorsun?” dedi. “Çıkıyorum Efendim” dedim. “Çok güzel, şimdi biz buna yemiş diyebilir miyiz? “ dedi. “Anlamadım Efendim, ne yemişi?” “Yapmayın Çetin Bey, ‘Yemiş’ derseniz bu Özdağlar yarın bizi yer” dedim. “Ne diyeceğiz yani?” Yüce Divan’a gidiyor, işte””Ama canım ne olmuş, Yüce Divan yemiş demek değil mi?””Ama Çetin Bey, yargıya gidiyor, kanıtlanırsa hapse girecek” “Neyse sen bana bırak” dedi. Ertesi gün, Milliyet’te, dokuz sütun”Yemiş” diye bir başlık. Beni değil ama Özdağlar, benim foto muhabirimi yakaladı ve silah çekti. 

“ASIL ALÇAKLIK, ÇETİN EMEÇ’İN ÖLDÜRÜLMESİNDE”

Bir gece yine, Ankara’da geç saatlerde oturuyoruz. Bir telefon geldi. Telefonu da sekreter bağlayacak, ben de çok bunalmışım, arayan kişi ismini vermek istemiyor, ben, ismini vermiyorlarsa bağlamayın diyorum, dedi ki ısrar ediyor, peki ver dedim. Boğuk bir ses:”Yarın Anıtkabir’e bir foto muhabiri gönderin” Tak, kapandı. Tarihin hiçbir özelliği yoktu. Muhabirleri de işe göndermek hep zorunludur, gerçi sert ve katı bir şeftim, söylediklerim yapılırdı ama yine de bir şeyi izah edeceksin. Ben bir muhabir istedim. Bülent Hiçyılmaz. Sonra çok yakın olduk körfeze gittik. Çok iyi bir arkadaşımdır ve işten kaçmaz. Onun Anıtkabir’e gitmesini istedim. Bir bak, dedim ne olur ne olmaz. O gitti, biz unuttuk. Biraz sonra Bülent Hiçyılmaz geldi, alı al moru mor…”Gittim ama şimdi anlatacaklarıma inanamayacaksın” dedi. “Ben gittim önce hiçbir şey yok, aslanlı yol, mozole…her yeri gezdim. Etrafta hiçbir şey yok, nöbetçi subaya sordum, tam çıkıyordum, bir hareketlenme oldu, bir takım askeri araçlara yöneldim”Meğerse eski 27 Mayısçıların cenazelerini alıp, Cebeci’deki şehitliğe devredeceklermiş. Ve Bülent orada kemiklerin, torbaların ortasına düşmüş. Biz bunu haber yaptık tabi. Umur Talu yapmıştı sayfayı:”Anıtkabir boşaldı” diye. Müthiş bir başlık. O zaman Çetin Emeç bizden ayrılmıştı, Hürriyet’teydi, böyle haberleri çok severdi, Hürriyet’e şöyle bir fırça atmış:”Ya Atatürk’ü götürseler haberiniz olmayacak!” Beni de açtı tebrik etti. “Bak gitmeseydiniz bunları beraber yapacaktık” dedim. Sonra Çetin Bey’i feci şekilde öldürdüler. Alçaklar!. İşte alçaklık buralarda. Uğur Mumcu’da alçaklık, Ahmet Taner’de alçaklık, Abdi Bey de. Onların katili şimdi kahraman gibi çıkıyor. Kemal Türker’in katili zaman aşımı ile serbest bırakıldı. Hakikaten alçaklık çok Türkiye’de. 

“UĞUR MUMCU’YU ARABA KULLLANMAMASI KONUSUNDA UYARDIM”

Bir de Uğur Mumcu var. Bu beni 30 yılın sonunda şöyle bir muhasebeye itiyor: Uğur Mumcu, Cumhuriyet’teki o ilk çatışma ayrılıklar  sırasında, ki gazetesini çok severdi, ölümüne Cumhuriyet’e gitti.  O kriz döneminde bir süre Milliyet’e geldi. Milliyet’in Ankara bürosunda çalıştı ve bizde 7-8 ay yazarlık yaptı. Tabi çok muzip ve matrak bir adamdı. Milliyet’e gelince çok sevindim. Nerede oturacağını konuşuyoruz. Milliyet’in de Paris Caddesindeki bürosu. Tam Amerikan Elçiliğinin karşısında. Köşedeki güzel oda Mümtaz Hocanın. “Size en güzel büroyu verdik “dedim. “Ya Derya, her gün bu Amerikan bayrağına karşı yazı yazıyorum. Bula bula Amerikan elçiliğini mi buldun? “dedi.   “Abi en güzel oda bura, ben de yandan görüyorum elçiliği, NATO’ya bağlılığımızı bu şekilde her sabah gösteririz” Sonra çok mutlu oldu Milliyet’ten.  O arada Muammer Aksoy, Bahriye Üçok cinayeti falan yavaş yavaş faili meçhuller artıyor  sıkıntılı bir dönem. Biz de haftada bir kaç gün, Ankara gazeteciliğinin o tarafı vardır, davetlere gidersiniz. Biz de Uğur Abi ile birkaç yere gittik, fakat karanlık, arabasını kullanıyor, çelik yelek giyiyor. Karanlıkta park ettiği yere gidiyoruz. Dedim ki:”Bak, çok büyük yanlış abi bu, sen geldin, Milliyet’te dünya kadar araba var ve sen bu arabayla geliş gidişi bırak, Allah korusun birisi çıkar, saldırıya uğrarsın”  “Ya Derya sen sanıyor musun ki beni silahla vururlar, bir şey olmaz” dedi. Hakikaten arabasını havaya uçurdular. 

“İSLAMCI YÜKSELİŞ KARŞISINDA ATATÜRKÇÜ AYDINLARI KATLEDEREK BİR DUVAR ÖRDÜLER”

Fakat o yıllara baktığımız zaman, Uğur Mumcu suikastı, Eşref Bitlis’in uçağının düşürülmesi, Özal’ın ölümü ve Madımak katliamı. 5-6 aya bunlar sığıyor. Şimdi bakıyorum da bizim bulunduğumu coğrafyanın en sorunlu olduğu yıllar, özellikle bu İslamcı yükseliş karşısında Atatürkçü aydınları katlederek bir duvar ördüler, bir savunma duvarı. Onun için ben burada derin devlet olgusu görüyorum. Derin devlet stratejisi gibiydi ki, bir kısmı bunların Susurlukla açığa çıktı ama bir kısmı çok kapalı kaldı. Güldal Mumcu’nun Ağar ile konuşurken kullandığı ‘duvar’ metaforu, “Bir duvar var yıkamıyoruz, o zaman altındaki bütün yapı çöksün, yapamam” diyor Ağar. Keşke Güldal Mumcu, meclisteyken bunları yapabilseydi ya da yapsaydı, CHP’nin bu konuda da 90’lı yıllardaki siyasi suikastlarla ilgili sorumluluğunu, hiç olmazsa şu son dönemde hazır Ergenekon soruşturmaları yürürken daha fazla yerine getirmesi gerektiğini düşünüyorum, burada zayıf kaldılar.  

Bu eleştiriyi gazetecilere de yapmıştınız.

E tabi bizler de başarısızız. O dönemi aydınlatmakta yetersiz kaldık. 

“FİKRİ SAĞLAR, BİR POLİTİKACIYA YAKLAŞILMAMASI GEREKTİĞİNDEN FAZLA YAKLAŞTIĞIM TEK KİŞİ DENEBİLİR”

TRT’deki programınız"Sohbet Odası"nda canlı bomba tarafından basıldınız ve rehin alındınız. Tabi rol icabı.(Kod Adı filmi). Peki bu aksiyon sahnelerindeki başarınız,  aslında sizin koltuğunuzda rahat oturmadığınızın bir göstergesi mi? Bir de TRT’de program yapmanız hükümete yakınlığınız şeklinde yorumlanıyor, buna ne dersiniz?

Fikri Sağlar benim can dostum. Diyorum ya, bizi bağlayan meslek kuralları var diye. Bir politikacıya yaklaşılmaması gerektiğinden fazla yaklaştığım tek kişi denebilir. Sonra Susurlukta çok güzel işler yapmıştık, ben Milliyet’in başındaydım, o komisyondaydı, meclisteydi. Fikri Sağlar, Susurluk’un yakın tanığı olduğu için bunu dizi yapmak istedi. Bana da program danışmanlığı önerdi. Sağlar’a:”Bu televizyonculuk senin işin değil, burada batırırlar seni, İstanbul’daki dizi sektörü reytinge bağlı şeyler, biz yada sen doğru mu yapıyorsun?” dedim. –Yok, dedi. “Ben bu işi yapacağım” 6-7 bölüm çok iyi gitti dizi. Bir sahnede dizinin bir yerinde canlı bomba var. Normal televizyonda program yapanlara geldi bu teklif ama hiçbir yayıncı kendini böyle bir sahne içinde görmek istemiyor çünkü akla düşürebilirsin. Normal bir televizyon programı içinde film derken gerçeğe iş biner. Bulamadı fakat çokta sıkıştı. O sahnenin çekimi 9 saat sürdü. Sürekli bana şunu söylüyorlar:”Bir daha çekeceğiz Derya Bey ama siz çok iyiydiniz.”Ya kardeşim ben iyiysem bir yığın aktör var, ben nasıl iyi olurum, demek ki ben kötüyüm, ne yapmam gerekiyorsa onu söyleyin de şu iş uzamadan bitsin diyorum. 

“NE YAZIYORSAM, ONU KONUŞUYORUM TRT’DE”

TRT’ye evet program yapıyorum. Daha doğrusu TRT’nin bize 2 sene önce önerdiği bir programın, 4 katılımcısından birisiyim. Biz o programa başladığımızda bu kadar televizyonda tartışma programları yoktu, birkaç yorum içerikli programlar vardı. Biz; Fehmi Koru, ben, Fuat Keyman, Mustafa Erdoğan, iki akademisyen, iki gazeteci…öyle bir formatla önerdiler. 100 programı aştık. Ve bu programa çok önem ve emek veriyoruz. İzleyici de buna karşılık veriyor. Program başladığından beri reyting sıralamasında ilk 100’de yer alıyoruz, çokta memnunum çünkü ben TRT’yi hep kamu hizmeti yayıncılığının bir merkezi olarak görüyorum. Tek kanallı televizyondan bugün özel yüzlerce kanala döndük, Türkiye siyaseten açık ve tartışmacı bir toplum. Dolayısıyla özel televizyonlar gibi bir kamu kanalının da bu tür program üretme hakkı var. Burada şahsen bana; “Niye TRT’ye program yapılıyorsun” denildiğinde ben şunu söylüyorum ve konuda da vicdanım çok rahat:”Ne yazıyorsam, onu konuşuyorum”Yani Derya Sazak, Milliyet’te ne yazıyorsa, fikirleri neyse(bağımsız, eleştirel, kendini gizlemeyen), televizyonda da onu söylüyor. Bazen iktidarla, bazen muhalefetle fikirlerimiz örtüşüyor. Biz o programa başladığımızda, Kürt sorununun barışçı çözümü için siyasetin bir çözüm üretmesi ve bunun için en başta iktidarın görevi olduğunu söylüyorum. Bu programın adı, bunun için en başta, ‘Politik açılım’dı. Sonra hükümette 6 ay sonra ‘Demokratik açılım’ diye bir model üretti. Biz bu çözüme destek olduk. Yeri geliyor, bir takım dış politika girişimlerini olumlu buluyoruz ama yeri geliyor hükümeti son derece eleştiriyoruz; Başbakan’ın üslubunu eleştiriyoruz, ekonomi politikasındaki eşitsizlikler olduğu zaman, Ergenekon meselesinde biz darbelere de geri plandaki bu askeri müdahaleciliğe de karşıyız ama iddianameler ve yargı süreçleri eğer cezaya dönüşüyorsa, bu halleri de yazıp çiziyoruz. Ben Balbay’ın Silivri ile ilgili son kitabını iki-üç hafta önce programda aktardım. 

“MUHALEFET, TRT’DEKİ ALANLARI NEDEN İKTİDARA TERK EDİYOR?”

Ve bizim o programımızdan da bir çok kesim yararlanıyor. Mesela biz Başbakan’ı programa davet ettik, El Beşir’i de sorduk, bu Sudanlı soykırımcının burada ne işi vardı, hata değil miydi? diye de sorduk, Ergenekon davasını da sorduk, hatta kafesti, balyozdu bir takım darbe girişimleri konusunda bunlarla iç içe yaşamak ne anlama geliyor diye de sorduk. Ben orada anlamadığım ve eleştirdiğim şu: 10’dan fazla televizyon kanalı var TRT’nin, haber kanalı var…Muhalefet bu alanları neden iktidara terk ediyor ve bu alanlarda neden görünmüyor ben bunu anlayabilmiş değilim. Birkaç kere programda Deniz Baykal’a ve Kemal Bey’e seslendik, birkaç kere kendim konuştum, çıkmıyorlar ama hata ediyorlar. Çünkü TRT, kamuya ait, yurttaşların vergi desteğiyle yaşayan bir kurum. Kamu kanalı olarak bütün topluma açık ve bütün toplumun oradan kamusal hak dediğimiz bir temsil konumu var. Bunu yerine getirmiyor, muhalefet çıkmadığı zaman bu iktidar bu mecrayı kullanmış oluyor. O zaman TRT’yi izleyen muhalif yurttaşlarımızın da kendi görüşlerine yakın siyasileri orada görme haklarını bizatihi kendileri engellemiş oluyorlar. 

“ ÖZEL KANALLARIN OLUŞTURDUĞU GAZETECİ KADROLARI HEP AYNI YÜZLER”

Yani siz birazda muhalif tarafın temsilcisi olarak mı oradasınız?

Yani öyle bir konumlandırma yok ama dediğim gibi, sol sosyal demokrasi diyorsak, normal olarak CHP ile görüşlerimizin örtüşmesi gerekir ama başka başka bazı noktalarda da AKP ile görüşlerimiz örtüşüyor. Mesela ben Anayasa değişikliğinden yanayım, Anayasanın sivilleşmesinden yanayım. Kürk meselesinde; eşit yurttaşlık, ana dilde eğitim, silahsızlanma, bunları savunan bir insanım. Biz bunlar aylardır ve senelerdir savunuyoruz, daha Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP, yeni bu kulvara girmeye başladı. Siz Kürt sorununu çözmeden, baş örtüsünü çözmeden nasıl Türkiye’yi rahat yöneteceksiniz? Nihayet  buralarda çözümleri konuşur hale geldik. Bu programın özelinde şunu da söylemek lazım. Üniversitede baş örtüsü, türbanı savunuyoruz ama ilk öğretimde ve liselerde değil! Bunu zorlamanın Türkiye için hata olduğunu söylüyoruz, nerede söylüyoruz? TRT’de söylüyoruz. Bir de şöyle bir şey var, özel kanallar o kadar çok eğlenceye ve dizilere kaydı ki, tartışmaları eskiden Siyaset Meydan’ları, 32.Gün’ler vardı, şimdi dizi üstüne dizi, o zaman bu kamuoyu görüşü nerede oluşacak?  Onun için TRT bu yarışa girdi, ben olsam ben de girerim. Sadece iki özel haber kanalına mı bırakacaksınız, tartışmaları. Bakın özel kanalların oluşturduğu gazeteci kadrolarına hep aynı yüzleri göreceksiniz! Eğer bu yandaşlık tartışması içeriyorsa, yandaş olmayan ya da muhalefete yakın durduğu iddiasındaki televizyon kanallarında da hep aynı isimler çıkıyor, zaten sorun bu, Türkiye kutuplaştığı için herkes kendi adalarına çekilmiş durumda ama o iki adada oldukça bu büyük Türkiye fotoğrafı çıkmıyor. Halbuki iki tarafa da seslenen insanlara ihtiyaç var. 

“BALYOZ İDDİANAMESİ BENİM ÖNÜME GELDİYSE, BUNU BİR GAZETECİLİK FİLTRESİNDEN GEÇİREREK YAYINLARIM”

Aslında siz onu yapmaya çalışıyorsunuz ama sizi kendi camianız içinde tutmaya, tek bir gurup içinde görmeye çalışan insanlar da çıkabiliyor. Örneğin, siz Mustafa Balbay'la dayanışma sergileyen meslektaşlarını "darbe severlik"le suçlayan Oya Baydar'a:”Türkiye 12 Eylül’ün karanlığından çıkarken, bu mücadelede “dışarıdakiler”den çok “içeridekiler”in cesareti, emeği etken olmuştur.”diye bir cevap vermiştiniz. Buna rağmen, Balyoz Darbe Planı iddiası kapsamında desteklenecek ve kalemi kırılacak yazarlar listesinin Taraf Gazetesi'nde yayınlanmasını desteklediğinizi söyleyince, Ayşenur Arslan, programında ‘Seni susturmak zorundayım Derya’ demişti.  

Ben kendi gurubumdan ve meslektaşlarımdan da eleştiri alabiliyorum. Evet. Burada şu var, Wikileaks olayı da karşımıza aynı soruyu getiriyor. Bizim gazeteci olarak olaylar karşısında bir tutumumuz var, buradaki tek ölçüt, nesnellik. Bu haber değeri taşıyorsa, diyelim ki, Balyoz iddianamesi benim önüme geldiyse, bunu bir gazetecilik filtresinden geçirerek yayınlarım. Adı geçenlere de yanıt hakkı tanıyarak. Bizi odaktan kaydıran özel malzemeye de asla girmem, dedikodu ya da telefon konuşmalarının kişiye özel halleri falan. Öte yandan burada 2003’le 2007 Türkiye’si arasında neler oldu tekrar hatırlayalım: AKP,tek başına geldikten sonra, insanlarda Türkiye gidiyor, bu sefer kaybettik gibi bir duygu uyandı. Mecliste iki partili düzen var, artık muhalefette bir şey yapamayacak, medya teslim oldu. O zaman insanların bir kısmı koşa koşa gidip bu askerlere, “hadi siz gidin bir şey yapın” dediler, tıpkı 28 Şubat’taki gibi. 28 Şubat’ta Güven Erkaya’nın ünlü sözü ne idi: “Bu defa silahsız kuvvetler başarsın, biz gelmeyelim, post modern darbe, önde medya olsun, önde sivil toplum olsun, önde bu gösteriler olsun arkada asker ve Çankaya Cumhurbaşkanı” Hükümeti kuşattılar ve Erbakan devrildi. Erbakan’ın kendi hataları da vardı ama sonuçta böyle bir süreç yaşadık. Sonradan Nokta Dergisi, Özden Örnek günlükleriyle ortaya çıkan sürece baktığımız zaman o zamanki komuta kademesinin Özkök dışında, bu darbe için çeşitli planlamalar, hazırlıklar içinde olduğunu görüyoruz. Olayların içinden geçerken bunları duyuyorsunuz ama bazıları yazılmıyor, bazıları önemsenmiyor fakat bir arka plan çalışma devam ediyor. Burada Danıştay saldırısı çok kilitli. Hrant Dink suikastı çok kilitli, 2007 Cumhurbaşkanı seçimleri çok kilitli, Anaya Mahkemesine 367 darbesi dediğimiz hukuk darbesi, 2007 Nisan bildirisi. Ne zaman ki AKP, ikinci seçimi kazandı, o zaman bu dosyaları açma talimatı verdiler Savcıya. O Savcılar herhalde kendiliğinden harekete geçmedi.

“MUSTAFA BALBAY’IN TUTTUĞU NOTLAR İLE ÖZDEN ÖRNEK GÜNLÜKLERİNDE ÖRTÜŞEN ÇOK ŞEY VAR.”

O zaman biz gazeteciler açısından tekrar şöyle bir zorluk başladı, bir sabah uyanıyorsunuz, Mustafa Balbay ile ilgili yüzlerce sayfa metin çıkıyor, onları bir yere bakarak karşılaştırıyorsunuz, tabi ki Balbay’ın da söylediği gibi, bu birinci derece askeri darbe hazırlığı ise, sorumlusu olan o eski kuvvet komutanlarının da Balbay’dan önce, ondan daha fazla sorumlu olarak bu davanın içinde olması gerekirken, onları dışında tutan, gazetecileri içinde, içeride, ceza evinde tutmaya devam eden bir süreç var. Burada benim tarzımda düşünen, çalışan insanlar şöyle bir ikilem var: Bir darbe ile ilgili iddia ve olayları kendi başına tarif ediyorum, onun içine bir gazeteci de girebilir, rektör de girebilir…vs Yeter ki siz, elinizdeki verilerle bunu kendi gerçekliği içinde tutun. Evet bir şeyler yaşanmış, bunları açığa çıkarmalıyız, ama öte yandan ben Cumhuriyet Gazetesinde Balbay için yapılan, dayanışma toplantısına gittim, çünkü o sırada göz altındaydı ve mahkemeye çıkacaktı ve bir haksızlığa uğramaması için orada bulunduk ama bizim orada bulunmamız, Savcının elindeki o veriler çerçevesinde mahkemenin kararını etkilemedi. Balbay tutuklandı ve kendi tuttuğu notlar yayınladı, orada Özden Örnek günlükleri ile örtüşen çok şey var. Mesela eski MİT Müsteşarının, “Birinci ordudan darbe sesleri geliyor mektupları alıyoruz” dediği görüşmeye ( O da Balbay’ın notlarında var, İlhan Selçuk’la beraber geliyorlar), MİT Müsteşarını ziyaret ediyorlar, Şenkal Atasagun’u.

“ASKER VE SİYASİLERE KARŞI DAİMA BİR GAZETECİLİK MESAFENİZİN OLMASI LAZIM”

Burada o zaman bir mesleksel sınır var. Her birimiz yeri gelince, Başkanlarla, askerlerle, politikacılarla yan yana iç içe oluyoruz ama bu aldığımız malzemeyi ne yapıyoruz yada onlarla mesafemizi nerede tayin ediyoruz? Daima bir gazetecilik mesafenizin olması lazım. Orada; onlara akıl verme, onları yönetme, onları telkinde bulunma, onlarla siyasi görüşlerinizi paylaşma yada onların siyasi görüşlerini benimseme…bu böyle olmamalı. Bakın ben Arcayürek’le çalıştım yıllarca, beni yetiştiren ustalardan birisi o. Cüneyt Abi, bunların askerlerin çok içinde olan bir adam. Niçin başı derde girmedi acaba? Bir çok gazeteci var böyle. Bizler de öyle. 

“28 ŞUBAT’TA BEN VE AYDIN DOĞAN, GAZETECİ ARKADAŞLARIMIZI KORUDUK, SABAH GAZETESİ İSE İŞİNDEN ETTİ”

Yani ben de 28 Şubat’ta Çevik Bir dahil bir sürü üst düzey komutanla görüştüm, Başbakan ile görüştüm…Ama gazetemi o görüşlerin dışında tuttum, siz bir takım bilgilere sahip olacaksınız ama gazetenizi de o süreçten koruyacaksınız. Milliyet gazetesi, o dönemden hiç kimsenin burnunu kanatmadan çıkmayı başardı. 28 Şubat’ta, 11 gazeteci arkadaşımızın üzeri çizilmişti. Bunların bir kısmı yazıları, bir kısmı askere muhalif tutumları….Biz onları koruduk. Yayın Yönetmeni olarak ben korudum, gazete sahibi olarak Aydın Doğan korudu. Peki aynı döneme bakalım, Sabah Gazetesi ne yaptı? Mehmet Ali Birand ile, Cengiz Çandar’ı işinden etti. Yani o Şemdin Sakık ifadelerini yayınlayarak. Peki o ifadeler karşınıza geldiğinde hiç mi süzgeçten geçirmeyeceksiniz?(Wikileaks tartışmalarında olduğu gibi) Şemdin Sakık diyor ki, “Burada biz çıkar sağlayarak ya da para vererek bu gazetecileri kullandık” Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar sende çalışıyor, bunu kondurabilir misin yani, aklına gelir mi? gelmemeli. O zaman, -Yok kardeşim ben bunu yayınlamam, diyecektin. Bu kirli malzemeyi kullanmayacaktın. Kullanmamaları gerekirdi. Sonradan patronları, Dinç Bilgin günah çıkardı…O zaman  bu gücünüzü göstermeliydiniz, o zaman bu andıçlara yem olmamalıydınız. Hürriyet Gazetesi, aynı andıçı yayınladı, iki gün sonra Ankara’da Akın Birdal’ı vurdular. Yavuz Donat yakınıydı, telefon etti hastaneye yanına gidiyorum diye, hastaneden resmini çekmesini söyledim, kapak yaptık Akın Birdal’ı, suikast, cinayet işleniyor. Bunlara karşı tavır almak mümkün. Kaynakla olan yakınlığınızı tayin eden sizin mesleki gücünüzdür. Bir kaptırdınız mı gidersiniz. Biz tek bir arkadaşımızı bile o dönemde 28 Şubat generallerine teslim etmedik. Ben manşet atmışım, Amerika Dış İşleri Al-Bright basın toplantısı yapıyor, “Rejim Anayasa dışına çıkmayın” diye, Yasemin Çongar haberi geçiyor Washginton’dan. 28 Şubatçılar, bu mesaj hükümete, Anayasa dışına çıkmayın demek, yani bizim müdahale meşruiyetimizi haklılığımızı doğruyor diye yorumluyorlar. Ben de:“Amerika, müdahaleye karşı” diye manşet attım. O sırada da Milliyet ne yapıyor diye Ankara’da kıyamet koparıyorlar, generaller değil biz çıkartıyorduk gazeteyi. Ha kirli malzemeler havada uçuşuyordu. Bunlardan uzak durmak başarı. Hani füze krizi için deniyor ya: Füzeyi şimdi biz karşılayacağız, ileride kalkan olursa” diye, peki serpintisi? Belki serpintiler o dönem bütün gazetelerin üzerine olduğu gibi bize de düşmüş olabilir ama ben kendi adıma meslektaşlarımı korudum. Hiçbir arkadaşımı işinden gücünden etmedim. 

“ASIL BALYOZ, 1980 DARBESİ”

Sizin mücadeleniz bir dönem sol üzerine çok daha yoğundu.  Mesela Türk solundaki tıkanıklığa çare bulmak için bir çok konferansa katıldınız. ’Solda Yenilenme-Bütünleşme-Kitleselleşme’ konulu oturumlarda bulundunuz. Fakat sonra bir sabitlenme içine girdiniz. Solu, Ergenekon’a mı CHP’yi kurban verdiniz? 

Yoruldum. Bence şöyle bir şey var. Bir kere 12 Eylül 80 darbesi, asıl balyoz o. Nihat Erim’in 12 Mart’ta, ‘Balyoz Harekatı operasyonu’ dediği aydınları toplaması. 68 kuşağının tasfiyesi. 12 Eylül darbesiyle hem sınıfsal olarak hem siyaseten solun  yatağının kurutulması. Bir büyük darbe 80’de yendi ve bu toparlanmıyor hala. Bir de sosyalist solda da sıkıntılar var. Onlar da bağımsızlık, yurtseverlikle ulusalcılığı birbirine karıştırıyorlar. Anayasa değişsin deniyor, 12 Eylül’le hesaplaşılsın deniyor, bu hükümet daha totaliter, otoriter deniyor, neredeyse bu hükümeti 12 Eylül’le özdeşleştiriyorlar, bir takım ideolojik savrulmalar da var.

“CHP’NİN KURULTAYINDA YİNE KAVGA OLACAK”, “KILIÇDAROĞLU’NUN ECEVİT JARGONU İLE YAPTIĞI DEMOKRAT ÇIKIŞLAR ÜÇ GÜN BİLE SÜRMÜYOR” 

Cumhuriyet Partisi ise benim eski polit büro dediğim eski Sovyetik yapılanma içinde, bundan kurtulamıyor. 18’inde yine kurultay olacak, yine kavga aynı: Parti Meclisine kim egemen olacak? Eski CHP’nin klasik; Cumhuriyetçi, Laik, Atatürkçü kadroları mı? Bunlar 70 yaş üzerindeler. Deniz Baykal ile Önder Sav işbirliği mi yapacak? Öte yandan Kemal Kılıçdaroğlu’nu 70’lerin Ecevit jargonu ile bir takım demokrat çıkışlarda görüyoruz ama üç gün bile arkasında duramıyor. Mesela Kürt sorununa çözüm diyor,” Biz rapor hazırlayacağız” Ya Kürt sorunu, 90’lardaki gibi raporcu yaklaşımlarla aşılacak bir mesele değil. Neredeyse, demokratik özerklik, sınırları, kendi kaderini tayin hakkı falan. Nereye gelmiş iş? Abdullah Öcalan, İmralı’da hareketin tekrar liderliğini ve gücünü bütün ihtişamıyla gösteriyor. BDP, CHP’ye işbirliği hissedecek kadar kendini güçlü hissediyor.  Siz böyle bir CHP’ye, Diyarbakır’a usulen yoldan geçerken uğrayıp ne çözümler üreteceksiniz? 

“CHP, SOLDAKİ YENİLEŞME VE DÖNÜŞÜM İHTİYACINI KARŞILAYAMAYACAK GİBİ GÖRÜNÜYOR”

Bir sol ihtiyaç devam ediyor ama bence CHP, soldaki yenileşme ve dönüşüm ihtiyacını karşılayamayacak gibi görünüyor. Onun için ben o noktada eski heyecanımı kaybettim açıkçası. Çünkü o yenileşme 90’larda olmalıydı, çünkü soldaki dönüşüm dediğiniz şey, daha sınıfsal, Latin Amerika’daki küresel karşıtı akımlar gibi yada sosyalist akımlar gibi…Onlar da bizle 80 öncesi aynı yoldan geçtiler, aynı darbeleri yediler, Arjantin’i, Brezilya’yı sırasıyla her yeri sosyalistler yönetiyor. Avrupa’da klasik sağ-sol bitti dediler, Alman sosyal demokratları, Fransız sosyalistleri, İngilizlerin İşçi Partisi kendisini yeniledi, bunlar kendilerini yenileyerek, sırayla iktidara geldiler. İktidar olamayan tek sol, burada Türkiye’de. 90’larda bir darbecilerle hesaplaşacaklardı, SHP, DYP bunu yapacaktı, yapamadılar. 20 yıl sonra zaman aşımı. Evren resim yapıyor, öteki katil çıkıyor strateji çiziyor, Papayı nasıl vurduğunu, Sovyetleri nasıl dağıttığını vs. Böyle saçmalıklarla iç içeyiz. 

“AVRUPA’DAKİ GİBİ BİR YEŞİL HAREKETİ SOLA İVME VEREBİLİR”, “KILIÇDAROĞLU’NUN ETRAFINDAKİ MİLİTAR ADAMLAR ASHABIMI BOZUYOR”

Ben çevre felaketlerini ve iklim değişikliklerini çok önemsiyorum. Avrupa’daki gibi bir yeşil hareketi sola ivme verebilir. Onu da Öcalan demişti zamanında, ekolojik duyarlılık, ekolojik siyaset. Mesela kadınların siyasette yükselişi, eş başkanlıklar falan. Bakın Kürt hareketi bunları kendi içinde öne çıkartıyor. Bugün hala sol partilerde kadın yok. CHP’lilere bakıyorum: Her gün Genel Başkanın etrafında militar, esas duruşta duran bir takım koca koca adamlar. Bir de bu militar görüntü de benim son zamanlarda müthiş ashabımı bozuyor. CHP’de Kemal Kılıçdaroğlu’nun etrafındaki insanlar? Kılık kıyafetlerinden, esas duruşlarına kadar. Baykal döneminde bu yoktu, en azından Baykal’ın kendisini görüyorduk. Bunlar on kişi etrafını sarıyor. Asker gibiler ya. Ben böyle bir parti görünümünden rahatsızım. Mesela Obama, basket oynarken, dirsek yemiş çenesine, adam eşofmanlarıyla, ağzını tutarak, arabaya tuttu, buz tuttu, inerken kendi başına. Ne oluyor yani? Hiç ben yanında koşturan adam görmedim.  

“DAVUTOĞLU, GELECEĞİN TÜRKİYE’SİNDE GÜÇLÜ BİR SİYASİ AKTÖR BENCE.”

CHP için politbüro ifadesini kullanırken, AKP'nin aldığı oy oranlarını ise, ‘‘Siyasi obezite...’’ olarak yorumlamıştınız. Bugün AK Parti’nin rejim-diet uygulamasına girmesi için uygun bir dönem mi?

Evet, üçüncü dönem, iktidarlar için zor bir dönem. Aslında %45-47’ler 50 bandı çok yüksek, çok büyük başarı. İki dönem iktidar için ki üçüncü döneme de aynı iddiayla giriyor. Ama o artık iktidarın yükseliş dönemi Osmanlı’nın yükselişi gibi, buradan duraklamaya ve düşmeye geçebilir ama böyle bir sol ve muhalefet olursa belki Japonya’daki gibi de olabiliriz. Japonya’da liberal demokrat parti, 40 yıl iktidara kaldı. Kendi içinde liderliklerini değiştirerek uzun yıllar iş başında da kalabilirler yani. Yarın Abdullah Gül, görevi tamamladığı zaman, kadim dostluğu bozmayarak Tayyip Bey ile başka bir formül üzerinde anlaşabilir. Yeni genç, politikacılar artık, Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu gelebilir. Muhalefetin hiç küçümsememesi gereken isimler bunlar. Kendi Bakanları bile ‘Tehlikeli birisi’ olarak değerlendiriyorlar, demek ki tehlikeyi sezmişler. Davutoğlu, geleceğin Türkiye’sinde güçlü bir siyasi aktör bence. 

“YAZARKEN DAHA NEGATİF, KONUŞURKEN DAHA POZİTİFİM. “

PKK’ya, ‘Empati sırası size geldi’ diye yazmıştınız. Empati sözcüğünü yine Amerika'nın gündeminde, Gazze'de ölen çocukların bulunmadığını yazdığınız köşe yazısında kullandınız. Empati sadece empati kurulana değil, empati kurana da yarar sağlayan bir şeydir. Siz bu olumsuz koşulları, hem empati ile çözdünüz içinizde?

Yok. Bu içinden geçtiğimiz yıllar. Kendi gençliğimi ve gazeteciliğe başladığım yılları anlattım. Çok daha kötüydü. Her gün 20’ye yakın insan ölüyordu bu ülkenin sokaklarında. Bakın biraz önce okula gitmek için belli bir yolu kullanamadığımdan bahsettim, okula giderken arkadaşımın cesedi ile karşılaştım. Dehşet şeylerden geçtik. Demokrasi ile yönetiliyorduk, darbeye savrulduk. Bunu yazılarımda yansıtamıyorum, bunu beceriksizlik,başarısızlık olarak görebilirim ama Türkiye’nin geleceğine daha olumlu bakıyorum. Yazarken daha negatif, konuşurken daha pozitifim. 

ACABA ASKERİ ATEŞELERİN GEÇTİĞİ NOTLARDA NE YAZIYOR?

Yazılarınızda çok objektifsiniz, tüm gerçekliği ile ele alıyorsunuz, olayların ana hatlarını veriyorsunuz. 

Kürt meselesinde bir taraf olduğumu düşünüyorum. Artık bu şiddetin sonu yok. Bu savaşı bitirmemek isteyenler hep söylenir ya, ben buna %100 inanıyorum. İstenirse çok kolay biter. Bizim 90’lı yıllara dönüş şansımız yok. Bu hem oradaki Kürtlere hem Türkiye’nin bütününe çok büyük bir haksızlık. Nereden bakarsanız, 30-40 Milyar dolar oradaki savunma, askeri harcamalar. Sonra o askere giden çocukların hayattan bir süre de olsa koparılması, cenazelerinin gelmesi, ailelerin acıları. Askerlik aslında bir sivil hizmet, değil mi? Ama bunun adı yok. Orada örtülü bir savaş var, siz askere giden çocuğunuzun cenazesini karşılıyorsunuz, sonra o acıları azaltmak için, ‘şehitlik mertebesi’ diyoruz. Buna hakkınız yok. O çocukları oraya ölmeye gönderemeyiz. Aynı şekilde Kürtler de. Siyaseten sıkıştıkları zaman dağa çıkmışlar. O çocukları da dağdan indirmek zorundayız. Bunu başaracak siyaset. Bunu başaramayan siyasetçi tefsiye olacak! Şu hakkımız yok, karakollar basılacak, sizin komutanınız orada golf oynayacak. Türkiye bunları da sorgulayacak. Biz, Amerikan diplomatların, Dış İşleri Bakanlığının diplomatlar üzerinden gönderdiği belgeleri tartışıyoruz. Acaba askeri ateşelerin geçtiği notlarda ne yazıyor? Hadi Amerika kendini, dönem dönem hep sorgulamaya, arındır açan bir ülke, sistem olarak buna yatkın. Türkiye’nin  tarihinde bu yok. Bizim darbe dönemlerinde olaylar nasıl tırmandı? Bizim kendi tutanaklarımız ne diyor? Olaylar oluyor, ya hiç mi soruşturma açılmaz? Sonra Ergenekon Savcılarına kızıyorlar. Peki siz kendi içinizde soruşturun, buyurun. Çukurca’da 6 tane askerin PKK tarafından öldürüldüğünü açıklayıp, sonra da Silahlı Kuvvetler mayına çıkınca ne yaptınız kardeşim? Yeni bir komutanı, ses bandı çıktı diye ceza evine koydular, medya yazmasa o da bilinmeyecek.  Ya bu medya olmasa? Susurluk’ta ne olacaktı, Susurluk sonrası ne olacaktı? 

“KÜRT SORUNUNU ÇÖZMEMEK TÜRKİYE’YE İHANETTİR”

Kürt sorununda da öyle, oraya gidiyorum demek istemem, öyle bir sözcük bile ağır gelir. Geçenlerde çok tuhafıma gitti, “Doğu’nun Paris’i yapacağız” dedi, Kemal Kılıçdaroğlu. İşte oraları hiç bilmeyenler bu lafları eder. Ben Liseyi Ağrı’da okudum. Gazeteciliğimin büyük bir bölümünde oralara gittim geldim. Körfez Savaşında, Irak’a gittim, Bağdat’a gittim, Kuzey Irak’ı biliyorum. Özal dönemi, Ecevit dönemi, karşılaştırmalı dönemler…Bunu sonuçlandırmamak, çözmemek Türkiye’ye ihanet diye düşünüyorum. Seçime giderken bunu ısrarla aramalıyız. Palavra soyut laflarla değil. 

“AMERİKA ‘TÜRKİYE APTALDIR’ DEMEYE GETİRİYOR”

‘‘11 Eylül Gölgesinde Saddam’’ adlı kitabınızda da bu tür saptamalarınız vardı. Bülent Ecevit'le birlikte Irak'a gidip, Saddam'la söyleşiler yaptıktan sonra, Körfez Savaşından sonra başımıza bir uydu Kürt devleti çıkacağı teorilerini ortaya atmıştınız. Zaman ve siz hep haklı çıktınız. 

Oradaki refleks de şuydu: Türkiye körü körüne bir savaşa girmesin. Benim 1990 Birinci Körfez Savaşında da, 2003 1 Mart tezkeresinde ikinci savaş ve Irak işgalinde tutumum hep şuydu: Bu bizim savaşımız değil. Bir de bu kirli bir savaş. Siz bir ülkenin yönetimini silahla değiştirmeye çalışıyorsunuz. Buna karşı koymak gerekecekti. Birincisinde Amerikalılar ve Özal, ikincisinde yine Amerikalılar bunun kolay bir savaş olacağını söylediler, hiç öyle değil. Ben de o zaman gördüklerimi yazdım. Geçenlerde Afganistan’a gittik. Mesela hiç görmeden yazdıklarımızın ne kadar doğru olduğunu sadece 48 saat kalarak anladım. 60 Milyar dola yatırmış 9 senede, büyü bir güvensizlik içinde insanlar. Siz koca şehri Kabil’i, bir askeri üs haline getirmişsiniz. Ve burada başarı diye bir şey hiçbir zaman olamayacak. Ve yabancılar çekildiği zaman da orada iç savaş çıkacak, yazık insanlar daha fazla birbirini katledecek. Bu artık, Amerika’nın gücünün sınırlarını zorlaması Roma gibi 21’nci yüzyıl hegemonu, bu saldırganlıklarla bir yere gidilemeyecek. Dünyada öyle bir dengesizlik var ki, yoksulluk, eşitsizlik, kaynaklara ulaşım konusunda. Bugün 1 doların altında yaşayan birkaç milyarlık bir nüfus var. Siz bir şiddet oluştuğu zaman bunu besleyen nedenlere bakın. Amerika’ya bu nefret neden oluştu? Nefreti tolore etmek yerine, o nefreti 11 Eylül mağduriyetini, 11 Eylül işgaline dönüştürdüler.Sen geldin, Irak gibi bir devleti ortadan kaldırdın. 

“ BENİ KORUMAYACAKSA, BEN NİYE NATO ÜYESİYİM?”

Bir de bizi de habire savaş gir diyorlar, niye gireyim, bu senin savaşın. Şimdi bu belgelerle çıkıyor, İncirlik’teki füzeler. Küba krizi sırasında, Sovyet rampaları kuruldu, Amerika’ya saldıracaklar diye Kennedy, şef ile birbirine girdi, dünya o 13 günlük krize girdi, Sovyetlerin iki kozu vardı, bir tanesi Berlin. Berlin’e saldıracaklardı, çünkü Amerikan üsleri oradaydı, ikincisi Türkiye. Türkiye’deki Jüpiterler. Fakat Türkiye’deki yönetimlerin ve halkın bundan haberi yoktu. Ve o sırada kriz patladıktan sonra o zaman gizli belgeler şimdi açığa çıkıyor. Kennedy diyor ki, “Aman sökün bu Türkiye’deki füzeleri” Diyorlar ki, “Başkan nasıl sökelim, biz bunları NATO, Türkiye’yi koruyacağız diye Sovyetlere karşı” “Ya boşver diyor, bu Türkiye aptaldır demeye getiriyor, yanlışlıkla ateşlerler mekanizmaları diyorlar, yok diyorlar, merak etmeyin, ateşleme mekanizmaları gizli, bizsiz kullanamazlar, siz yine de ne olur ne olmaz Sovyet tehdidini  kaldırmak için bunları söküp oradan getirelim. “ Kendi güvenliği olunca hiçbir şeyi gözü görmeyen bir Amerika. Nitekim krizden 3 ay sonra 63’te füzeleri söküp götürüyorlar. 90’da birinci Körfez Savaşı patladığında, kitle imha silahları palavraları çıktığı zaman, Türkiye, NATO’ya sordu, girebilirim, hava sahanızı açın, askeri oradan geçirelim diye, NATO, 5’nci maddeye göre Türkiye’nin durumunu tartışmaya açtı, bu NATO’nun güvenlik sınırlarının dışına çıkıyor diye. Ya beni korumayacaksa, ben niye NATO üyesiyim? Peki 50 yıl NATO üyeliği yaptım, NATO içerisinde Sovyetlere karşı, Doğu sınırını biz Batı adına koruduk. Sonra duvar yıkıldıktan sonra (1989) o koruduğumuz Doğu bloku olduğu gibi Avrupa Birliğinin içine girdi. Türkiye dışında kaldı. Ama NATO’nun içindeyiz. Şimdi de diyor ki, füzeyi alacak mısın? Alalım da, siz bizi AB’ye alacak mısınız? ‘Yok’ diyorlar. Çünkü sizin sınırlarınız sorunlu sınırlar. İran’a ve Irak’a komşusunuz. Daha iyi ya, komşuysam, riski sana yönelik füzeyi en yakın noktada havaya uçuracağım. Böyle bir savunma faydam olacak sana, o zaman niye almıyorsun? Y abu Batı’nın iki yüzlülüğü, Amerika’nın iki yüzlülüğü. Diplomasinin sefaleti deniyor ya, iyi ki çıktı şu belgeler! Daha da arkası gelecek.  

7-8 yıl önce Tansu Çiller ile yaptığınız röportajda size, “AB mi, Apo mu derseniz, AB'yi seçerim’’ demişti. Biz Apo’ya da evet dedik ama dediğiniz gibi hala AB dışındayız. 

Şimdi İslam’a kayıyoruz diye korkuyoruz, yok Büyük Ortadoğu projesi, yok ılımlı İslam. Tamam bu hükümet böyle bir projenin ürünü idiyse şimdi neyle suçluyorsunuz insanları? Bu sefer de diyorlar ki, “Bunlar neo Osmanlıcı, Ortadoğu’da yaygınlaşıyorlar” Güzel yani siz böyle istemiyor muydunuz, çelişki, İsrail’le çatışınca, İran’la nükleer konuda yakınlaşınca doğuyor.  

hulyaokur@haberx.com

 

YORUMLARINIZ
Murat Şahin - 27.01.2011 21:23
Derya Sazak, AKP-cemaat çizgisinde yazılar yazan bir köşe yazarıdır.Kendisini solcu olarak takdim ederek okurların zekalarıyla alay etmektedir.Abdi İpekçi'nin Milliyet'i kimlere kaldı?
İsmail - 22.12.2010 17:02
"asab" kelimesi "ashab" olarak yanlış yazılmış.
Emre - 11.12.2010 16:18
Böyle nitelikli röportajlar bu sitede harcanmıyormu?
Ahmet Necati Akdogan - 08.12.2010 20:51
Sizi kiniyorum... Keske Abdi Ipekci'nin belgelestirilen bir haber icin bile "bunu verin ama karsi tarafin gorusunu de alin"sozunun bilincine varabilseydiniz. Dedikodu olabilecegini dusunmeden her duyulanin haberlestirilmesini "gazeteciligin geregi" olarak gormeniz size hic yakismamis... Yoksa siz Turkiye'de alcakliklar var deyip Amerika'da alcaklik olmiyacagina inananlardam misiniz?
Yaşar ALTINTARTI - 07.12.2010 10:51
ilk yorumumda Milliyet'teki tek devrimci yazarın Derya Sazak olduğunu yazarak Hasan Cemal beyfendiye haksızlık ettiğimi idrak ettim.
İşte bu yüzden;eğilmez-bükülmez kalemi,güce biat etmeyen çelik iradesi,bağımsız ve özgürlüğün yılmaz savuncusu,statükocuların korkulu rüyası Hasan Cemal'i de Milliyet'in devrimci yazarları arasına ekliyorum.
Bu ikili olmasa-mesela Taraf'a geçse- Milliyet'in tirajı kesin 100 binlerin altına inerdi.
İşte bu yüzden,bu radikal iki üstadın Miliyet'ten ayrılmasına Aydın Doğan izin vermeyecektir.
özfür ve bağımsız yayıncılığın medar-ı iftiharı Trt'nin en fazla izlenen programını yapan Derya Sazak'a verilen aylık 10 bin Tl'nin de arttırılması gerektiğini düşünüyorum.Sazak ayrılırsa çünkü,reyting-meyting tepetaklak gider
popoeye - 07.12.2010 10:26
düzene göre yazmak bu olsa gerek,körler sagırlar hesabı..
ruhi tan - 06.12.2010 19:46
ROMALI GENARELİN BİR SÖZÜ VARDI.SEDEMİ BÜRUTUS DİĞE .SENDEMİ DERYA BEY,RTE TV SİNİ ÖVÜYORSUN BU BİR,İKİ KAÇ TL ALIYORSUN BİRDE BUNU AÇIKLADA ÖĞRENELİM OLMAZMI.
Yaşar ALTINTARTI - 06.12.2010 15:57
Ben bu mülakatı okuyunca,Derya Sazak'a neden gazetecilik alanında Pulitzer ödülünü vermediler diye hayıflandım.
Derya bey, yayın müdürlüğü dönemindeyken zirveye taşıdığı Milliyet'in en demokrat,ilerici,devrimci tek yazarı olup,günlük siyasetin şifrelerini çözen yazılarındaki edebi üslübuyla da takdir toplamaktadır.(Adeta REFİ CEVAT Ulunay
tadında yazıyor!)İleri demokrasiyi takdir edemeyenler ne derse desin;Sazak,yaşadığımız özgür ve demokratik Türkiye'ye uyan en önemli Milliyet yazarıdır!Gerisi ona bakıp da ayak uydursa bari!
S.Şahin Çetin - 06.12.2010 13:52
keyifli bir söyleşi olmuş, elinize emeğinize sağlık.
kısa bir Türkiye panaromarası çizmiş Sayın Derya Sazak. belli bir yaş üstünün unutmadığı, belli yaş altının hiç bilmediği olayları bilindik üslubuyla anlatmış. çok güzel bir gazetecilik dersleri var söyleşide.
Bu sayfaya yorum yazarak tarihe not düşün.
1