HÜLYA OKUR-HABERX

Okan ailesi, 1513’te Horasan’dan Urfa Suruç’a hicret etmiş, ‘Okyanlı aşireti’nden -1750’den- oldukları ortaya çıkmış bir soy. Siz bu soy ağacında en kalın dalı mı temsil ediyorsunuz?
Şu zamanda söylenebilir. Şu zamanda yaptığımız projelerle, aile reisliği açısından söylenebilir, şu zaman için. Bizden önceki zamanlarla ilgili bir şey söyleyemeyiz tabi.
Sizin başarılarınızın üstüne çıkmış aile fertleri vardır.
Vardır, çünkü benim dedem, Kuvay-i Milliyecilerden Ali Okan. Nizip’in ilk Belediye Başkanı. Babanannemin babası Hacı Mehmet Efendi, yine Gaziantep Kurtuluş savaşından önce Fransızlar tarafından işgal edildiğinde orada her mahallede ve kazalarda çeteler oluşturulmuştu, Nizip kazası da en büyük kazası. O çete reisi benim dedem, Hacı Mehmet Efendi. Onları Halep’e tutuklayıp götürüyorlar, onlar devamlı silah ve gıda yardımı yapıyorlar.
Sizin hayatınıza dönüp baktığımız zaman, “Barak’tan Avrasya’ya Yaşadıklarım, Gördüklerim, Öğrendiklerim” isimli tarihi bir belge niteliği taşıyan kitap var…Yeni yetişen gençliğin, hayatınızın özellikle hangi bölümüne dikkat çekmesini istersiniz?
Üniversiteyi kurduktan sonra ben şunu gördüm, yeni gençlik çok iyi donanımlı geliyor, İngilizceyi çok iyi kullanıyor, İngilizce iki dil bilenler oluyor, evrensel düşünebiliyorlar ama Türk gençlerinde şunu gördüm, ileriye dönük umutları yok, hayalleri yok. O zaman ne yapmak gerekir diye düşündüm, bir girişimcilik dersi koyalım, orada hem ders olarak teoride nasıl girişimci olunurun dersini alsınlar hem de Türkiye’nin en önemli iş adamları gelsin, nasıl başardıklarını anlatsın.ve ilk dersi de ben veriyorum. O bağlamda dedim ki, bir de bir biyografiden çok, bir hikaye gibi kendi hayat hikayemi orada aktarabileyim, bunu okuyan öğrencilerimiz ve üniversite gençliği desin ki, “Bu adam Nizip’ten, Barak’tan çıkmış, Türkiye’de önemli projeler yapmış, yurt dışına yönelik projeler yapmış, şimdi de dünya ölçeğinde bir üniversite kurmuş, demek ki ben de yapabilirim” kitap yazmamın bir amacı da o, gençlere, ben de yapabilirimi dedirmek aslında.

Girişimcilerin hayatınızdaki önemi oldukça büyük. Balıkçıda tanıdığınız Diyarbakırlı gencin girişimciliği sizi çok etkilemiş, üniversiteye aldığınız bu genç, Rusya’ya balık ihraç eder hale gelmiş. Ayrıca Mermer işi yapan bir öğrenciniz de kampüse yapılacak mermer döşemesi ihalesini kapmış. Girişimcilik eğitim almayan bir öğrenci için bile çok önemli bir unsur mu bir de doğuştan gelen bir özellik mi?
Yurt dışı üniversitelerinden 50 kişilik yüksek lisans için bir gurup gelmişti, Koç Üniversitesine gidip, Rahmi Koç ile görüşmüşlerdi ve bir de bize geldiler, benimle girişimcilik konusunda söyleşi yaptılar, birisi sordu, “Siz Türkler Orta Asya’ya yayılıyorsunuz, Afrika’ya gidiyorsunuz, bu girişimcilik nereden kaynaklanıyor?” Ben de onlara dedim:”Bizim genlerimizde var” Atalarımız Orta Asya’da bakmışlar ki, orada toprak azalmış, oradan hareket etmişler, onun ötesinde Gaziantep’te bütün insanlar, girişimci, çalışkandır, komşumuz Yunanistan, ekonomik kriz çekiyor, Türkiye’nin ekonomisi yüksek, neden? bu girişimcilik sayesinde, çalışmayla, risk alarak iş yapmakta. Biz de riskler aldık, girişimci olduk, o projeleri yaptık. Dolayısıyla bunu genlerde de olsa, bunu teşvik etmek, bunun eğitimini almak ayrı bir şey. Hatta bizden mezun olan bir öğrenci geldi, bu sene turizm işletmeden mezun olmuş, Ramada’da satış elemanı olarak işe başlamış. Diyor ki:”Hocam hep sizden girişimcilik dersini ala ala hemen işe başladım, ilk de size geliyorum” şu sözü önemliydi, “Sizden hep girişimcilik dersini ve teşvikini aldık”
Girişimcilik teşviki sizin için gerçekten önemli sizin için ama bu kitapta özellikle aile vurgusu yaptığınız bir bölüm var: “Aile, insanın dünyadaki en büyük ihtiyacıdır. Sizi her zaman her şekilde kabul edecek ve sahip çıkacak olan sadece ailenizdir” İyi bir aileye sahip olmayan gençler, şansını eğitimde mi aramalı? Aileden sonra bileğinden kavrayacağı diğer olgu ne olmalıdır?
Aile bizim aslında Gaziantep’in genel yapısında vardır. Cemil Barlas’ta ailesinden görmüştür. Geniş aile, birbirine bağlı, iyi günü kötü günü paylaşan, birbirine sevgili, saygılı, ve onun kötülüğünü de kabul eden, iyiliğine de çalışan bir kurum. Biz de burada; hem şirketlerimizde hem üniversitemizde bunu sağlamaya çalışıyoruz; öğrencilerimiz, mütevelli heyetimiz, idareciler hepsi bir aile gibiyiz, başarıya kilitlenmiş bir aile. Çünkü aile içinde tartışırsın ama aile olduğun için de susarsın, saygı gösterirsin, o nedenle iş yerini de biz aile olarak kabul ediyoruz. Sadece soy ismi Okan olan değil, çalışma ailesi olarak da buna önem veriyorum. Türkiye içinde, batılı ülkelere göre, ‘aile kavramının’ ayrıcalık olduğunu düşünüyorum, ve bunun korunması gerektiğine inanıyorum.

Cemil Barlas- Aile içi şiddette de diyorlar ya, onun da panzehiri, Geniş aile. İki kişi eve kapandı mı birbirinin saçını başını yolar.
Şimdi bir şey olduğu zaman çocuklar, gençler, psikologa gidiyorlar, bizim zamanımızda psikolog falan yoktu, ergenlik çağına gelen birisi, kuzenleri tarafından bir kızla tanıştırılırdı. Şöyle yaparsın, böyle yaparsın, derlerdi. Birbirlerini terapi yaparlardı, ne psikolog bilinirdi, ne bir şey, hiç de problem yoktu, herkes mutluydu, zengini de fakiri de mutluydu. Bu şundan oldu, hızlı kentleşme ile birlikte tüketim ekonomisine dönüldü, herkes bir şeyler yaşamak istiyordu, herkes iyi yaşamak istiyor, iyi yaşamadığı zamanda çeşitli faktörleri var, o zaman bunalıma giriyor, bir de evin içine kapalı. Biz mesela sabahleyin sokağa çıkardık, gece yatana kadar..kuzenlerimiz, 50-100 kuzenin var, her gün birisiyle oynasan, bir de kavga ederken mahallelilik olgusu vardı, bunlar güzel şeylerdi, giderek kayboluyor, kaybolmaması lazım, apartman çocuğu bencil, paylaşmasını bilmiyor, orada her şey paylaşılırdı.
Başarının başlangıç noktası aile gibi görünüyor ama..
Yok başarı değil, başarı da bir etken de mutluluk da aynı zamanda.
Gaziantep’ten çıkıp, dünyaya açılma sürecinizi daha çok, Öğretmen mi, sanayici mi, işadamı mı, mütevelli heyeti Başkanı olmanız mı hızlandırdı? Ya da mucize yolculuğunuzun hangi evresinde, cevherleriniz ortaya çıktı diye soralım?
72 yılında Gaziantep’te Fenbilimler derhanesi kurarak başladım. 76’ya kadar. 76 yılında taahhüt işleri yapan müteahhitlik işlerim oldu. O zaman Gaziantep Organize Sanayinin alt yapısını, üst yapısını biz yaptık. İskenderun içme suyu, Nizip içme suyu, Suudi Arabistan’da inşaat işleri. Sonra Beslen’i kurduk. 80’li yıllarda batım artık Gaziantep’te benim büyüme ölçeğim(sosyal-kültürel olarak) belli bir seviyeye geldi. Bir restoranta gidiyorsun, bu ne yiyecek diye herkes size bakıyor. “Benim İstanbul’a gitmem lazım” dedim. İstanbul’a iyi ki gelmişim. Hem çocukların eğitimi açısından çok iyi oldu, dünya, evrensel gençler oldular, ikicisi de, işleri büyüttük. Dış ticaret sermaye şirketi kurduk, 12 firmadan birisiydik, tekstili kurduk, yurt dışına yatırımlarımız oldu. Gaziantep’te olsaydı bunlar olamazdı.
Sayacak olursak; ilk deshanenizi 21 yaşında kurdunuz. Beslen Makarna ile sanayiye atıldınız,
Beslen Makarnayı kurduğumda 28 yaşında idim. O zaman döviz yok.
Cemil Barlas-Nereden geldi aklınıza?
Müteaahitliğe başladım. O zaman da müteahhitliğe, demirden çalan diye bakılırdı, itibarlı bir meslek değildi. Şimdi itibarlı oldu. Dedim biz sanayicilik yapalım dedim. O zaman Gaziantep’te tarımsal sanayi, buğday vardı, öyle girdik makarnaya…

Özal ile gittiğiniz geziler sayesinde ihracatta dünyaya açıldınız, Türkmenistan ve Kazakistan’da makarna çığırı açtınız, Kazakistan’ın başkenti Astana’yı yeniden yarattınız. Ticaret arzusunu frenleyebildiniz mi? Yoksa gaza başkaları mı geçti?
Frenlenir mi, bu kadar tecrübe var, o devam ediyor. Yeni projelerle, enerji sektörüne girdik, ben üniversiteyi şimdi biraz seviyorum, üniversitenin bana ihtiyacı var. Okan üniversitesinin 9 yılda 9 bin öğrenciye, dünya ölçeğinde, dünya kampüsü yapmak için benim o tecrübelerimi burada kullanmam gerek. O nedenle buraya mesai veriyorum, öbür işlere de bakıyoruz, çocuklar da büyüdü, zaten profesyonel ekip de var. Ömer Okan, holdingde yönetim kurulu üyesi. Özkan Okan var, Işıl zaten burada. Hem üniversiteye çalışıyor, hem Okan eğitim kurumlarının kurum temsilcisi. Çocuklar da yetişti. Ben bir de yetkileri delege ederim. Üniversitede rektöre delege ederim, kurumsal bir yapınız olduğu zaman zaten işler kendiliğinden yürüyor. Benim günlük işlerde işim yok. Şurada ödeme olmuş gibi şeylerle işim yok.
Peki Okan Üniversitesi’ni kurarken, vakıf üniversitesi sayısı 22 imiş. Bugün 62’yi bulmuş olması neyi gösteriyor? Sizin bu konudaki performansınız diğer vakıf üniv.lerine ne kadar örnek oldu bir de siz akademisyen-rektör yerine CEO-rektör kavramını yerleştirmeye çalıştınız. Akademisyenliğe getirdiğiniz bakış açıları, hiç rahatsız edici bulundu mu?
Yok. Zaten seçerken öyle seçiyoruz. Türkiye’deki vakıf üniversiteleri, kadrolarını devlet üniversitelerinden iyi hocalarıyla oluşturuyor, onlar da devlette bütçe var, onlar harcıyorlar, rekabetçi değiller. Cost’larını hesaplamıyorlar, maliyeti nedir veya bir vizyonları yok. Ama bizim üniversitenin strateji komisyonu var, biz o vizyonu koyduk. Okan Üniversitesi 5-10 yıl sonra ne olacak? 5 yılda strateji raporu çıkartıyoruz, ona göre çalışmalarımızı yürütüyoruz, o bağlamda da bütün hocalarımızın, CEO gibi çalışmalarını sağlıyoruz. Ve ben o konuların üzerinde duruyorum.
Mehmet Yılmaz sizi, “Bekir Okan, öğretmen olarak atıldığı yaşamını “girişimci” olarak sürdürmüş, önemli şirketler kurmuş, şimdi de kendisini Okan Üniversitesi ile Türkiye’nin geleceğine adamış bir işadamı” diye tanımlıyor. Gerçekten kendinizi adadığınız son görev yeriniz üniversite mi?
Eğitime adadım tabi. Türkiye’nin çok genç bir nüfusu var. 30 yaş altı durumu çok önemli bir sayıda Türkiye’de. Biz bunlara iyi eğitim verir isek, 23’te Türkiye’yi, ekonomik yönden dünyanın ilk 11’ine yetiştirebiliriz. Bir de gelir dağılımındaki dengesizlikleri ortadan kaldırırız. Ve kadın girişimleri çoğaltabilirsek…mesela nüfusun %50’si kadın ama girişimci sayısı çok az. O zaman onlar girişimci olduğu zaman bir şey üretecekler, ve o ekonomiye katma değer sağlayacak, ekonomiyi büyütecek, bu da neyle olur, eğitimle olur. Tamamen piyasanın ihtiyacına uygun bir eğitim. Dünyadaki gelişmeleri takip eden, teknolojileri kullanabilen, üniversite sanayi işbirliğine önem veren, kendine özgüveni olan, girişimci ve sadece dersler değil, sosyal, kültürel yönden kendini geliştiren gençler yetiştirir isek, Türkiye’yi kimse tutamaz. Ama bunları yapamaz isek, çok nüfuslu veya geri kalmış veya az gelişmiş ülkeler sınıfında kalırız. O zaman Milli Gelirimizi 20-30 bin dolara çıkartamayız, işsizlik sorununu çözemeyiz, dolayısıyla eğitim çok önemli. Bir ülkenin geleceği de eğitimden geçiyor. Burada tüm iş adamları birikimiyle katkı sağlaması lazım. Biz de Okan olarak bunu sağlamaya çalışıyoruz.
Eğitimi, iş garantisiyle birlikte sunuyorsunuz. Örneğin, Su Entertainment Group ile Mutfak, Servis, Bar Yönetimi ve İşletme Yönetimi konularında ‘iş garantili’ ortak bir eğitim programı uygulamıştınız. Sivil Havacılık bölümünden mezun olanların da havaalanlarında işe alındığını biliyoruz. Hatta Çinli Telekom devi Huawei ile de Tercümanlık bölümüne ilişkin, yine iş garantili bir işbirliğiniz olmuştu. Ve en son, “patlayıcı uzmanı” yetiştirilmesine yöneldiniz. İş garantisi imkanı, eğitimin birinci basamağı haline mi geldi?
Daha öğrenci iken çalışıyorlar. Üniversitenin görevi, mezunlarının iş bulması değil tabi ki. Üniversite, bir ülkenin, araştırma, AR-GE’sine önem verecek, üniversite sanayi işbirliğine önem verecek. Biz bunları yapıyoruz ama biz iş dünyasına en yakın üniversite olduğumuz için, o sektörlerin üniversitesiyiz. Mesela turizm bölümünü açacağız, Turizm Yatırımlar Derneği TÜRSAB’ın işbirliği anlaşması yapıyoruz, inşaat mühendisliği bölümünü daha açmadan, Müteahhitler Birliği ile anlaşma yapıyoruz. Siz nasıl bir eğitim istiyorsunuz? nasıl bir eleman istiyorsunuz? Hukuk Fakültesi için Adalet Bakanlığı ile protokol yapıyoruz. Dolayısıyla tamamen, piyasaya ihtiyacı olan bölümleri açıyoruz ve ona uygun eğitim veriyoruz. Dolayısıyla o zaman terfi ediliyor, iş yaşamına hazırlık programları ile terfi ediliyor. Böyle olduğu zaman da işi zaten garantili oluyor. Daha birinci sınıftan itibaren şirketlerle görüştürüyoruz, mezun olduğunda da işi garantili oluyor.
Sanıyorum üniversite olarak amacınız, geliştirdiğimiz AR-GE çalışmaları ile bir dünya üniversitesi olmak. Dünya şampiyonluğu olmak kadar bu şampiyonluğu elde bulundurmak için projelerin hızını kesmiyorsunuz.
Devamlı yurt dışındaki üniversitelerle de iç içeyiz. İş birliği anlaşmalarımız var. Araştırıyoruz ve her geçen gün ilişkilerimizi geliştiriyoruz. Tabi dünya üniversitesi olmak bir süreç meselesi ama bizim vizyonumuz, bu 9 yılda geldiğimiz nokta bize umut veriyor. Ve olmaya devam edecek. Dünya üniversitesi derken, bazı üniversiteler var, sadece Amerika, İngiltere programına uygun, sadece İngilizce eğitimli. Bizde hem doğu hem batı. Bizde Çince de var, Rusça da var, Arapça’da var, Almanca’da var. Misyonumuz öyle.

Sizin de sürücüsüz araç projeniz oldu. Fakat bu projeyi teknopark gibi bir laboratuarla desteklemeyi düşündünüz. Peki yapmaya çalıştığınız şey, hayallere sınır tanımamak mı yoksa kendinizi otomotiv sektörüyle sınırlı tutmak mı?
Bizim mühendislik fakültesi çok iddialı. Türkiye’nin en iyi hocaları bizde. En son teknoloji laboratuarları bizde. Ben onlara dedim ki: ”Biz madem iddialı bir üniversiteyiz, bir proje yapınız bu ses getirsin” Onlar da otomotiv sanayine çok örnek olacak, Türkiye’nin ilk sürücüsüz araç projesini yaptılar, 2 yıl çalıştılar, hocalarımız, öğrencilerimizi araştırma görevlilileri yaptılar. Hatta Zafer Çağlayan, Silikon Vadisine gitmiş, binmiş. Onu sonra aradım: ”Sen ne yapıyorsun, biz yapmışız” dedim. O da, gelecek burada da binecek. Bu çok önemli. Başbakan:”Türkiye artık yerli otomobil yapmalı” diyor. Çok doğru söylüyor, bu bir ışık.
Cemil Barlas- Aynı otomobili yapmanın bir manası yok. Yeni bir şey yapması lazım
Yeni bir şey yok. Yerli otomobil de yaparsın, şimdi hepsi montaj da. Başbakan, motoru dahil her şeyini sen yap diyor, yapabiliriz. İşte bu da bir moral.
Cemil Barlas’tan bir tweet okumuştum:” Yeni dünyada ekonomik gelişme devletin sanayi desteklemesiyle değil, garajda başlayan bir işin dünya çapında olabilme imkanı ile oluyor..” Girişimciler, devletin alacağı desteğin önüne çok şey koyabilir mi sizce de?
Girişimcilik, genlerden gelen risk alma durumudur ama devletin de bunu desteklemesi gerekir. Finansman yönünden desteklemesi gerekir, o modelleri geliştirmek lazım, özellikle tekrar vurguluyorum, kadın girişimcileri daha çok teşvik etmeliyiz.
Sizden Fahri doktora ünvanını alan Muhtar Kent’in de özellikle ‘Kadınların yüzyılı’ olarak nitelediği bir kavram var.
Evet Coca Cola’nın yaptığı araştırmada dünyada en çok kadın girişimciler artacak” diyor. Türkiye’de de bunu daha çok arttırmamız lazım.
“Turgut Özal döneminde turizmci de oldunuz. ‘Biz bu işten anlamayız’ dediğiniz halde, Özal, ‘Bu iş ciddi bir iş, Türkiye’nin geleceği turizmde. O yüzden de bu işi ciddi grupların yapması lazım’ diyerek sizi motive etmiş. Bugünkü hükümet sizi hangi konularda teşvik ediyor ve Özal’ın yeri hala boş mu?
Özel olarak bizi teşvik etmiyor ama aldığı kararlarla rekabetçi bir ortam yaratıyor, en önemlisi istikrar yaratıyor. Dolayısıyla yatırımcılar da rahatlıkla o istikrarlı ortamda yatırımı düşünüp, uyguluyorlar.
Özellikle kızınız Işıl Hanım Okan Koleji’ni kurmanıza öncülük etti. Böylelikle eğitim adına her işe el attınız diyebilir miyiz?
Tabi, gördük ki, üniversiteyi yürütürken, kaliteli eğitimin anaokulundan başlaması gerekiyor, çok iddialı bir anaokulu-kolej yaptık, laboratuar uygulama okulu olacak ve bunu Türkiye’ye yaygınlaştıracağız. O kısımda da bir yenilik getireceğiz. 6 yaşındaki çocuklara İngilizce’nin yanında Çince öğreteceğiz, bu çok önemli. İkincisi şunu yapacağız, Bakan da aynı fikirde, hep ezbere dayalı eğitim sistemi. Hiç kimse çocuğun ne yetenekleri var, düşünmüyor. Piyano mu çalar, spor mu yapar, hep sınava odaklı. Biz bunu kıracağız. Anaokulunda Türkiye’nin en iyi bale hocası bizde. Öyle fiziki şartlarımız var. Spor aynı şekilde. Güzel sanatların bütün hocaları orada katkı sağlayacak. Ama tabi ki sınava hazırlayacağız, çocuklar biraz fazla çalışacağız ama bu yeteneklerini geliştireceğiz.
Siz,“Üniversiteye birkaç fabrika parası yatırmış, en çok eğitimle mutlu olmuş” birisiniz ama ilk üniversiteyi kurduğunuz yıl, öğrencilerinize şunu demiştiniz:” “Önce hayal edin, proje haline getirin ve sonra gerçekleştirin. Global düşünün, girişimci olun, risk alın. En önemlisi de çalışın” bu işte olduğunuzu sorguladığınız dönemler oldu mu?
Yok, çok zevk alıyoruz ki büyütüyoruz zaten. En zevk aldığım proje. Türkiye’de ve dünyada çok projeler yaptım. Nazarbayev, bizim 15.kuruluş yıl dönümü olmuştu, oraya geldi, Türk iş adamları vardı orada dedi ki: ”Bekir Okan olmasa Astana baş şehir olmuyordu” Koskoca Cumhurbaşkanı dedi. Çok onur verici bir şey. 1 milyar dolar kadar bence önemli.” Çünkü 5 yıldızlı otel olmayacaktı” dedi.
Özellikle Kazakistan’a yatırımlarınız dikkat çekici. Fakat esas sorum ‘Türk-Çin KOBİ’lerinin Ortak İş Platformu’ düzenlemiş, ‘Çin’den korkmayalım, yararlanmaya bakalım...’ demiştiniz. Neden herkes gibi Çinlilerin dünyayı ele geçirdiğini düşün müyorsunuz?
Yok bence dünyayı ele geçirmedi.

hulyaokur@haberx.com