Son Haberler
21.05.2012 Pazartesi 16:24
USD 1,7570 EUR 2,3630 EUR/USD 1,3449 IMKB100   59737/%0,00
ISTANBUL Salı: 15°C/25°CÇarşamba: 15°C/23°CPerşembe: 14°C/22°C

Havadurumu ayarlari

Lutfen havadurumunu goruntulemek istediginiz sehri listeden seciniz.

AYDIN MENDERES'İN ARDINDAN!...
Bugüne kadar yapmış olduğum röportajlar içinde en duygulu, samimi ve aşkla olanı hangisi diye sorulduğunda, "Aydın Menderes" derdim. Onun sohbet sırasında gözünden akan yaşı silebilme lütfüne erişmiştim. Peki ya bu acı kayıp, Türk milletinin gözyaşını nasıl dindirecek? Büyük değerimiz, kıymetlimiz, Adnan Menderes'in mirası Aydın Menderes'e Allah'tan rahmet, yakınlarına ve milletimize baş sağlığı diliyoruz. 23.12.2011 22:35

 

Aydın Menderes'le dobra dobra... 

17.04.2007, 11:59

"Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasında ben hiçbir mahsur görmüyorum. Ancak hem 2007 Mayısı’nda Tayip Erdoğan Cumhurbaşkanı olur, hem de 2007 genel seçimlerinde AK Parti tek başına iktidar olursa bunu Cumhurbaşkanı Tayip Erdoğan’da, AK Parti ‘de, Türkiye’de taşımakta zorluk çekebilir. Çekerse ne olur? Demokrasiye hiçbir şey olmaz. Demokrasi yerinde kalır. Ama Demokrasinin içinde yeni siyasal gelişimlere kapılar açılmış olur."

________________________________________

AYDIN MENDERES & HÜLYA OKUR RÖPORTAJI 

Konuşurken, ağzını kapamaya hep yakın tuttuğu elleriyle Descartes, dünyayı tekerleklerine indirmiş bir gezgin, babası gibi güneşin arkasında düşmeden kalabilen bir bulut, gövdesine kurulu bir iktidarı bacakları olmadan sürüyebilen bir dev, gözüne bir ada gibi kurulup kıyısında tuttuğu tek kayığı eşi ve yaşaran göz çevresinde gezinen parmaklarımla harika bir sohbetti……………. 


Babanızın elemli yıllarına yakalandığınızda Robert Kolejinde öğrenciydiniz. Bundan önceki çocukluğunuz nelere şahitlik etti? Hafızanızın kaçıp saklandığınız gözlem kulesinden neler görünüyordu? 


Tabi memnuniyetle. Ben açıkça ifade edilmiş veyahut dolaylı bir şekilde bana bir şekilde iletilmiş, genel bir varsayımla çok sık karşılaştım. Oda yani protokol resmiyet gibi sıkıcı sayılabilecek durumlardan hareket ederek, bir başbakan, başvekil oğlu olmanın özellikle çocuk yaşta insanları, gençlik çağında insanları çok zorlayabileceği düşüncesiydi. Genellikle böyle bir kabulle açıkça ifade edilmesi fazlalaştı. Onun için giderek söyleşilerde çocukluğumun altını daha fazla çizmek lüzumu hissettim. Onunda sebebi bana soru soran veya ilgilenen insanlara o dönemdeki ruh halimi, düşüncelerimi daha kestirme bir ifade ile beni daha iyi tanımalarına yardımcı olmak içindir. Siyaset başbakanına, devlet adamına, adına ne dersek diyelim babamın yaptığı iş beni çok ilgilendirdi. Çok merak ettim. Kendisini çok önemsedim. O yaşlarda, o günün şartları içinde söylüyorum, resimli bir masal kahramanı, belki bir sporcu belki erken gençlik yıllarında bir şarkıcı, bir film artisti merak konusu olabilir. Hani onunla yatar kalkar o yaşta insanlar. O dönemde bu benim için rahmetli babamdı. 


Kahramanınızdı! 


AYDIN MENDERES -Diyebiliriz. Rahatlıkla güzel bir tanımlama olur. Ve onunla birlikte olmak, ama bu bencil bir beraberlik değildi. Yani birlikte bir şeyler yapacağımız beraberlikten çok, babam konumu gereği, üstlendiği görev gereği neler yapıyorsa, onların yapıldığına tanıklık etmekti.Tabi bana nasılsın dese, neler yaptığımı sorsa, bununla sık sık da karşılaşmışımdır ama kendisini o gün memleket işleri ile ilgili, siyasetle ilgili düşüncelerini, sofrada, arkadaşlarına, bunlardan daha çok daha fazla beni memnun edici bana anlatması benim tercihim oldu. O yaşıma rağmen yılarca siyaset yapmış bir insanın tecrübesiyle hafızama onları yerleştirdiğimi gördüm daha sonraları. Bunun yanı sıra ağabeylerim bunlarla meşgul olurlar ve ben daha ilkokula başlamadan tarihi anlatırlardı masal yerine. Osmanlı padişahlarının büyük bir çoğunluğunu sırasıyla sayabilir, ondan önceki dönemler hakkında hiç olmazsa önemli olaylar ile ilgili bazı bilgileri bana soranlara anlatabilirdim. Bazen misafirler olur. Çalışırlar. Bir ara boşluk olduğu vakit, onlarda herhalde kafalarını dinlemek için, onlara bir ikram yapılır. Beni çağırırlar. Misafirlere sorun bakalım, onları biliyor mu? Veya ne biliyor? şeklinde görüşmeler olurdu. Tarihi şahsiyetler, devlet adamları bir çeşit siyasetçiler, önemli olaylar, babam benim büyük ölçüde ilgi alanımdı. Bunun yanı sıra top oynamakta, futbol oynamakta, götürürlerse büyüklerim, maça gitmekten çok hoşlanırdım. Ben o hayatın o yönünü sevdim, sıkılmadım. 57’den 60’a kadar İstanbul’da yatılı öğrenciydim. Hafta sonlarına rastlardı İstanbul’a geldiği vakit babam. Mutlaka beni aldırtır ve kendisiyle daha fazla beraber olabilme imkanı bulurdum. Sorunuz bana bunları hatırlattı. O dönemdeki hissiyatımı şöyle bir paylaşım dedim. 


HÜLYA OKUR – Çok iyi ettiniz. Teşekkürler. 2-22 Nisan 1994’de “Hayattaki tek dayanağım Aydın” diyen anneniz Berrin hanım, kollarınızda öldü. Annenizi babanızdan ayıran en keskin çizgi neydi? Annenizin sabrıyla dizdiği taşların yıkılacak gibi duruşuna şahit oldunuz mu hiç? 


Tabi insanlar için anne çok farklı bir varlıktır. Özellikle 27 Mayıs 1960’dan sonra 14-15 ay büyük ağabeylerim yurtdışındaydı. Yalnızdık. O zaman zor şartları beraber göğüsledik. Ağabeylerim evlendiler ayrıldılar. Evlilikleri bitse de kendi evlerinde hayatlarına devam ettiler. O dönemde şartlar öyle gerektirdi. Ona bir şeyler verebilmek, ona hizmet edebilmek beni hep mutlu etmiştir. Şöyle bir baktığım zaman birbirlerini hep tamamlıyorlardı veya benim dünyamda öyleydi. Biz bir ölçüde de babamı da annemle öğrendik. Çok farklı, sevgi dolu bir insandı. Hali duruşu, evet sizin dediğiniz gibi sabrı, insanlara gösterdiği ilgi, hiçbir zaman bırakmadı alçak gönüllüğü, ağabeylerim içinde doğrudur. Annem, çok müşfik bir anne olmanın dışında öğretmende olmuştur. Acıların yanında güzel günlerde olmuştur. Hep derin bir kederin gölgesi altında da olsa bu güzel günler yine de güzel günlerdir. Yine de tatlı hatırlardır. Hayattan kopmamasını, imkansızlıklarla mücadele etmesini annemden öğrendiğimi söylemek isterim. 


3-5 yaşındayken annesini kaybeden, oğlunu trafik kazasında kaybeden Ümran hanımla yıllardır evlisiniz. Onun yarenliğini savaş öncesi mi? sonrası mı? Sırası mı? olarak görüyorsunuz? 


Tabii Onunla arama hep, hem çok büyük bir sevgiyle sevdim. Benim için çok özel ve ayrı bir durumdur. Onun şahsında son derece dürüst, temiz, iyi niyetli, fedakarlığın zirvesinde duran bir insan da tanımış oldum. O gün bugün her şey gelişti. Kavgayı da, sevgiyi de, iyi günüde, kötü günü de, zor günlerde de hep beraber olduk. Biz adeta tek kişi gibi olan bir çift kişiyiz. İki kişi ne kadar tek kişi olabilirse işte o kadar biz oyuz. Tanıştığımızın erken dönemlerinden beri böyle gelmiştir. Sadece son yıllarda ortaya çıkan bir durum değildir. 


İlk yıllara gidecek olursak…1979 Ağustos ayının son günleri.. Adalet Partisinde faal olarak çalışan Ümran hanımla, Barlas Küntay tarafından tanıştırıldınız. Tanışma sırasında ev ve iş telefonunu istediniz. Ve 9 Eylül’de kendisini aradınız. Oğlunun doğum günü partisinde buluştunuz ve onu ilk gördüğünüz günden beri sevdiğinizi söylediniz. Onun verdiği ilk cevap ”eyvah” olmuş. Sevginizin yollarını kapatan kar yağışımıydı bu eyvah? 


Hayır. Tabi eşimin bu eyvahı, kendi iç dünyasına ait bir eyvah. Eyvahı o söylemiş ama ben duymadım. Ama sonra bana da başkalarına da anlatmıştır. Önce o ilgiyi konduramadım. Ben çalışan bir insandım. Hanım, erkek -evliyken de evli değilken de- arkadaşlarımız olmuştu. Partiye gelip gittim. Onun için erkekle de dostluk arkadaşlık olağan bir durumdu. Ama bu içinden bir sevgi, bir aşk çıkacağını başında pek tahmin etmemiştim, konduramamıştım, irkildim diyerek anlatmıştır. O eyvahı duymadım. Ama başlangıçta şunu söyleyeyim. Başlangıçtaki bana dönük ilişkileri ve tutumu, ne caydırıcı ne de ümit verici nitelikteydi. Bu bir süre böyle gitti. Sonra araya 12 eylül girdi. Biz bir çeşit emekli olduk. Ümran hanım normal olarak çalışma hayatından ayrıldı. Ve giderek birbirimizi daha fazla görmeye, beraber olmaya, görüşüp tanışmaya başlayınca aramızdaki ilgi giderek çığ gibi büyüdü. 


Babanızın Ayhan Aydan’la tanışma anına baktığımızda, Çubuk barajında ziraat Bankası Genel Müdürü Mithat Dülge’nin davetinde, başköşeyi değil Ayhan hanımın sandalyesini gözüne kestirdiğinde, “koltuğumda gözünüz var galiba “ esprisinden sonra Sıhhiye, Sağlık Sokak adresindeki numaradan 5 yıl aranan Ayhan Aydan’ın evine haftanın 2-3 günü çiçek gönderip, solmalarını takip ettirip yenilerini gönderecek çapkınlıktaydı. Bu aşkı karanlık bir sahnede ışığın vurduğu iki insanın tangosu olarak izleyebildiniz mi? 


Tabii ben , muhafazakar bir insanım. Hanımda başta söylemiştim.Elhamdülillah Müslüman’ım ama Katoliklerin görüşüne katılıyorum. Ben boşanmayı sevemem. İki taraf içinde. Yani peki bu birliktelik nasıl devam eder? Bu karşılıklı sevgi ve anlayış meselesidir. Hiç kimse için bir standart evlilik modeli oluşturamazsınız. Olsa olsa bunu kendiniz ve eşiniz için oluşturabilirsiniz. Hiç rahmetli babamın Ayhan Aydan’la ilgili duygularını tahlili etmeyi düşünmedim kendi dünyamda. Ama şöyle bir izlenim taşıdım. Sanki çok yoğun, çok stresli bir hayatın … 


 Ufak bir kaçamağı mı? 


O şekilde konduramam, dışarıdan bakarak. Çünkü Ayhan hanımdan sonra başkaları da var. Babam, çok duygulu bir insandı. Bir şekilde Ayhan hanımdan kopmak onu yıkmamış, sarsmamış. Bunun sebebi, memleketi işi, başbakanlık, insanlara hizmet etme arzusuna bağlanabilir. Çünkü çok az uyurdu. Geceleri bile kaç kere kalkar, yağmur var mı? Yok mu? Diye havaya bakar. Böyle bir bağlılık içindeydi. Bunları düşünerek, o ilişkinin babam açısından da yoğun sayılabilecek duygusal yönü olduğunu düşünmekle birlikte, Adnan Beyin yaşadığı tek aşk, tek sevgi, yirminci yüzyılın tek aşkı, tek sevgisi gibi, kendi dünyamda o kadar fazla bu ilişkiyi abartmadığını söyleyebilirim. Ama doğrudur, ama değildir diye yargılayamam. Annem üzülmüş müdür? Üzülmüştür muhakkak. 


 İhanet davasında bile yardımcı bir rol oynamamıştır. 


Hayır. Üzülmesi sadece üzülmektir. Öfkelenmiştir. Ve sevgisi azalmıştır. Sonra ben dedim ki yıllar sonra. Şöyle bakıyorum bir insanın hayatta bu kadar hakkı yenmiş olamaz. Bu kadar iftiraya maruz kalamaz. Keşke daha fazlasını yapsaydı sözümü yadırgayanlar oldu ama. Bu söz doğrudan doğruyu benim sözüm değildi. Annem babanız yaşasaydı, ne yaparsa yapsaydı dediği için onun hayatında çok önemli bir yer olmuştur. Bunlar beni kahretmedi. Annem bana sorsaydı; üzülebileceğini, üzüntüsünde çok haklı olacağını ama bunu çok da önemsememesini söylerdim. Çünkü Adnan Menderes, eşi Berrin Menderes’e evlendiğinden yassı adaya, yassı adada dahil, bir insan eşine nasıl davranması gerekirse, onun hatırını nasıl aziz tutması gerekirse öyle davranmıştır. Zaten 1950’li yıllara kadar önce iki ağabeyim, annem, sonra yaz zamanı İzmir’e gidip teyzemlerde kalarak kendi halinde bir aile olarak yaşamıştır. İnceliği her zaman göstermiştir. Ve annem önünde, yanında, arkasında durmak istiyorsa, Berrin Menderes başbakan eşi olarak kendisine nasıl bir yer ve rol seçmişse, babamın buna hiçbir itirazı olamamıştır. Onun içinde çok da fazla önemseme derdim. 


Adnan Menderes’i 1951’de tanıyan ve büyük bir aşkla seven Ayhan Aydan’ın bebeği yaşasaydı onu kardeşleriniz arasına alır mıydınız? Ve şimdi babanızın gönlünün yaşayan parçasını görmeyi istediniz mi? 


Hiç yadırgamazdım böyle bir şey olmasını. Bunları önceden kestiremez zaten insan. Annemin de bir itirazı olacağını zannetmiyorum. Çok çok önemsemedim. O dönemde kendisine çok yakın olan bakan, milletvekili, dibindeki insanlardan bile rahmetli babamı çok daha iyi tanımış olarak gördüm kendimi. Keşke çok daha fazla şey bilebilseydim, sorabilseydim. Bazı konularda birebir bilgim olsaydı. Bu gün benim zihnimde on binlerce ampul yanmış gibi olur diye düşünüyorum. Babama çok yakın hissettiğim oldu kendimi, fakat bu yönü beni çok fazla birinci derecede ilgilendirmedi. 


Büyük ağabeyiniz Yüksel Bey, 8 Mart 1972'de, Ortanca ağabeyiniz Mutlu Bey, 1 Mart 1978'de vefat etti. Sizin kazanız da 15 Martta olunca ( Bu arada 5 mart 2000’de ölen İzzet Baysal’ı da rahmetle anıyoruz.) Aklımıza kötü şeyler geliyor ama kıştan sonra baharla tabiatın yeniden uyanışına, dirilişine yoralım ve soralım: Başınıza gelen bu felaketlerin takvimsel değil ama zincirsel olarak müessiri altındayız. Neden bir değil, iki değil? 


Hiçbir şeye bağlayamıyorum.Takdir-i ilahi. Ama kaza oldu beni arabadan çıkartıp yol kenarında bir yere yatırdılar. O vakit insan çeşitli düşünceler geçiriri zihninden. Birincisi ben baharı çok severim. Bahar için Ankara-Adana bir 15 gün erkendir. Biz cemre durumlarına baktığımız için, “Eyvah” dedim. “Baharı bu yıl ıskaladık”. Üzülmemin bir diğer nedeni, ya bugün 15 Mart. Gerçi büyük ağabeyim 8 mart, ortanca ağabeyim 1 Mart, benim kazam 15 Mart. Sandıklı Sağlık Ocağı’nda yatarken hanımı bulmam zaman aldı. Evde değilmiş. Onu da hanıma söyledim. Bak dedim. 1-8-15. Sonra aklıma takıldı. Evet takdir-i ilahidir. Sonra 3 yıl geçti. Bir arkadaşın başka bir şey hatırlattı. İyi yüzebilen, tiyatroyla da meşgul olan. Shakespeare’in Sezar eseri söz konusu olmuş. O eserin başlangıçında da ”March of Eyes”. Mart'ın gözleri gibi. Dedi ki! “Acaba bu Mart'ın gözyaşları ne demek? Martta ne oluyor?” aklı takılmış bana da sormuştu. Bunu unutmuşum ama dediğiniz gibi zincir aklımda kalmış. 


Rize'li Hakkı Morgül’ün, dost meclislerinde ortaya konuşulan Menderes’i kaçırma planı, İzmit'te sinemacılık yapan ve CHP teşkilatı yöneticilerinden birinin kulağına kadar gidiyor. Sinemacı duyduğunu polise anlatır. Ve Morgül 1 yıl hapis yatar. Bu fedailik hayalini çocukluk aklınızla siz ne kadar kurdunuz? Yani babanızı kaçırma planı içine girdiniz mi? 


Şimdi o insanlar, Sahil yolu yeni açılmış. Bir kısmı da Rahmetli Adnan Menderes'in bir hediyesidir İstanbul’a. Bahsettiğiniz kişilerde akşamları orada otururlarmış. Deniz kenarında. Oradan çok yakın değil Yassı Ada ama evlerden gözükmüyor, oradan gözüküyor. “Bir tünel kazsaydık, gitseydik. Menderes’i oradan kaçırsak” diye…Çok acı bir hasret bu. Ya da insanların duyduğu hasretin çok yalın ama destansı bir ifadesi. Bunları ciddiye alıp biri ihbar etmiş onları. Ama kendi zihnimde böyle bir şey kurgulamadım. Yani bir şekilde onun kurtulması, kurtulabilmesi ayrı bir husus ama o günün şartları, yassı adanın durumu. Temmuz 1960 Cemal Gürsel devlet başkanı olarak çıkıp, ayağınızı denk alın, en ufak bir kıpırdanma içinde olursanız, yassı adada kan ve kemik yığını kalır demişti. Bazen hayatın zorlukları, gerçekleri, insanların olabilir ki hayal gücüne bile ipotek koyabilir. 


1950-60 arasındaki en büyük gelişmelerden biri köye makine girmesiydi. Adnan Menderes gerçekten toprağı iyi etüt etmişti. Anatomisini, fizyolojisini, sevgisini, dertlerini, ihtiyaçlarını. Bu toprağın ona vefasını ödemesi miydi acaba arşa yükselerek ölmesini istemek? 


Çok anlamlı bir benzetme..Olabilir.Böyle düşünülebilir.Tek kelimeyle katılıyorum. 


6 -7 Eylül Olayları Davası, Vinylex Şirketi Davası, Dolandırıcılık Davası, Arsa Davası, Ali İpar Davası, Değirmen Davası, Barbara Davası, Örtülü Ödenek Davası, Radyo Davası, Topkapı Olayları Davası, Çanakkale Olayı Davası, Kayseri Olayı Davası, Demokrat İzmir Davası, Üniversite Olayları Davası, İstimlak Davası, Vatan Cephesi Davası, Anayasa’nın İhlali Davası, Bebek Davası. Bunlardan haklı olarak açılmış olanı hangisiydi size göre? Ki Adnan Menderes 6’sından beraat etmişti. 


Adnan Menderes’in içtiği su suç sayılmıştır. Yaptıklarının hepsi doğrudur. Hiç bir şeyde değişmemiştir, Türkiye’de. Devam ettirildi. Adnan Menderes‘le Demokrat Parti’yle başlıyor. Hiçbir vizyonu olmayan 2. Dünya Savaşı. Böyle bir dünya kuruldu. Bununla ilgili hiçbir fikri olamayan bir muhalefetti. Muhalefet buradaki boşluğu, adeta yumurtaya kulp takarcasına, Demokrat Parti’nin her şeyini eleştirerek kapatmaya başladı. Dava konusu haline getirilmiş, Yassıada’da mahkeme olarak görüşmüş, hukuki bir iddia taşıyan suçlamalar olsun, siyasi suçlamalar olsun, teker teker ele alındığı vakit iki üç cümle ile bunların hepsini geri çevirmek, asılsızlığını göstermek mümkündür. 


Menderes'in cezası, kararın açıklanmasından bir gün önce intihar girişimin de bulunduğu için tedavisi tamamlandıktan sonra 17 Eylül de infaz edildi. Bu ölümünün çok sevdiği halkının huzurunda tecelli bulmamasıyla ilgili alınmış bilinçli bir karar mıydı size göre? İntiharı muhafız subayı Mehmet Taşdelen ve siz vakit kazanmak olarak değerlendirmişsiniz doğru mu? 


Bu benimki bir yorumdur. İki saatte bir nöbetçi değişiyor. Her an bakıyorlar. İlaçları aldığı saat itibariyle bu teşebbüsünün gerçekleşme ihtimali çok yüksek değil. Hemen karar verir. Akşam da infaz ederler. Eğer araya bir ara girerse, bir intifa girerse, olabilir ki haklı bir durum ortaya çıkabilir. Böyle düşündüm, yorumladım. Hareket noktamda budur. Bunlar hiçbir zaman gerçeği bilemeyeceğimiz için yoruma açık kalacaktır. 


Yassıada Garnizon Komutanı Tarık Albay’da Menderes'in konuşabildiği ender isimlerden biri olarak biliniyor. 16 Eylül tarihinde olayla ilgili tahkikata başlayan Yassıada Garnizon Komutanı Albay Tarık Güryay, 'Her kim bu olaya sebep oldu veya göz yumduysa divan-ı harbe verilip, çok ağır şekilde cezalandırılacak.' demiştir. Onun yıkanmasını, konuşmasını yasaklayan ceza sistemi nasıl oluyordu da en ufak bir zarara uğramasına izin vermiyordu? 


O dönem, son derece karışık bir dönemdir. Cuntalar var. Milli Birlik Komitesi üzerinde yapılan baskılar var. İdamlar olsun diye. Sorunuza dolayı bir cevap olacak şekilde bir olayı hatırlatmak istiyorum. 17 Eylül’de Cemal Gürsel, Tarık Güryay’ı arar -ki Tarık Güryay’ı göreve Cemal Gürsel getirtmiştir.- İnfazla ilgili bir şey yapılmayacak, durdurun, Menderesi muhafaza edin. Bir yol bulmaya çalışacağım demiştir. O sırada Adnan Menderes Yassıada’dadır henüz. Buna rağmen ada komutanı: ”Efendim onu aldılar götürdüler, infazda şu an gerçekleşmiş durumda, korkarım ki yapacağınız hiçbir şey yok” diye cevap verir. Olayların bir akışı var. Olayların bir dili var. Biz ona kader diyoruz. Böyle bir son sanki, uçak kazasından, trafik kazasından, denizden sağ çıkacak, şu yada bu şekilde, doğru yada yanlış ‘intihar teşebbüsü’nden kurtulacak, buna rağmen Adnan Menderes asılacak. Her ne kadar zaten takdirde yazılan tekbirde bozular deseler de, Menderesin sonunda yüce takdir-i kayıp, başkalarında ilk bakışta görünebileceğinden çok daha net ve kesin çizgilerle görünüyor. Kimseye kötülüğü olamamıştır. Köylüler anlatıyorlar diyorlar ki, “Adnan Bey tabancayla da tüfekle de çok iyi nişancıydı”. O zaman ava da giderdi. Attığını da vururdu ama uçana, kaçana silah doğrultmadı. Köylüler anlatıyor. Böyle bir insanın başına gelenler, idamı, ne insanların ne de meleklerin kabul edeceği bir şey değildir. Bir şekilde onun adını bu son, ebedileştir. Ben her zaman şunu anlatmaya çalıştım. Kimine göre bir dünya var. Kimine göre iki dünya var. Ben onun için her şeyin bittiğine inanlardan değilim. Milyonların sevgilisinin ıssız bir adada, bir pazar günü, öğle vakti, idam edilmiş olması, öbür dünyada onunda taksiratına, günahlarına mukabil büyük bir mükafata dönüşeceğine inandım. O takdiri, Adnan Menderes’in lehine hem bu dünyada isminin kalıcılığı, hem de öbür dünyada nail olacağına inandığım, mükafatlar açısından hep lehine olan bir ilahi takdir olarak düşündüm. 


Ölüm çeşidi kadar ölümünün içindeki halet-i ruhiyesi de onu ölümsüzleştiriyor. Bu infazdan biraz önce bir asker vasıtasıyla Gıyaseddin Emre’ye gönderdiği mektupta hürriyet uğruna 17 yıl önce alınmamış karar için müteşekkirliğini sunarken, “milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendilerinizi yinede 1950 ‘de kurtarabilirdim” diyerek gizli bir ültimatomda vermiştir. Bu onun infaz kararına korkudan çok mağrurlukla bakışının son örneği midir? 


 Haklısınız. Doğrudur. Başka türlü bir yoruma gerek kalmayacak kadar açıktır. 


John Fitzgerald Kennedy. Amerikan Demokrat Parti Başkanı... Adnan Menderes'le aynı dönemde Başkanlık yaptı... Menderes'in idamının ardından Dallas'ta uzaktan açılan ateş sonucu yani bir suikast sonucu öldürüldü...Onun da ailesi, ölümünün ardından çeşitli felaketlere uğradı. Bir oğlu uçak kazasında öldü.. Sevgilisi Marilyn Monroe intihar etti. Bu siyasi hemhalciliklerin devletin en yüce makamından başlayıp da ayaklara düşmesi, yani vezirken rezilliği yaşamaları nedendi sizce? 


Adnan Menderes idam edildi. Kötülendi. Karalandı. Neredeyse 50 yıla yaklaşıyor. Unutulmadı. Hala sevgi devam etmektedir. Çocuğunun adına nice Menderes koyan çıktı. Uzun süre bunları, nüfus dairelerinde yazmadılar. Adnan ismini, Berrin ismini, Hasan ismini yazarken bile tereddüt ettiler. Adnan Menderese ağlamakta Türkiye’de bir insanın başına maddi ve manevi eziyet ve musibet getirebilirdi. Ama Kennedy’e bütün dünya üzüldü. Amerika üzüldü. O yıllarda bizim milletimiz de, Adnan Menderes, Zorlu ve Hasan Polatkan’ın başına gelenlere duyduğu ızdırap ve acıyla, Kennedy ’e duyduğu acıya sardı. 


Evet. Başkan Kennedy’in suikastı arkasından kardeşi Robert Kennedy başkan adaylığı sırasında suikast sonucu öldürüldü. bir diğer kardeşi Edward Kennedy’in başkan olmasına kesin gözüyle bakılırken, Chappaquiddick Skandalı sonucu başkan olma şansını kaybetti. Kennedy Ailesi’nin diğer mensupları da bir şekilde gene uçak kazası ya da kayak yaparken öldüler. Saddam idam edilmeden önce Saddam’ın oğulları Uday ve Kusay öldürüldü ve sizin aileden yaşanan kayıplar. Kararlar hep aynı merkezden mi alınıyor ve uygulanıyor? Bunlar birer komplo teorileri olabilir mi? 


Aynı şekilde tasfiye etmek mümkün değil ama Türkiye’de Kennedy için kurulmuş ve gösterilmiş olan samimi üzüntünün arka planında idamlar vardır. Bunu ifade etmek gerekiyor. Daha sonra Kennedy ve sizin saydıklarınız, bu tarafta da iki ağabeyimin rahmetli oluşunda bir kader bağı veya benzerlik varmış izleniminin de pekişmesine yol açtı. 


Hatta… Bundan yarım asır önce ABD bir işgale girişmiş ve Kore ve özellikle Vietnam’da büyük bir yenilgi almıştı. O dönemde Kennedy iktidara gelmiş ve savaşı bitirmek için hazırlık yapıyordu ki, bir suikaste kurban gitti… Aynı süreçte rahmetli Adnan Menderes’de Kıbrıs ile ilgili bir görüşme için İngiltere’ye gitmiş. Gidişinde uçağı düşmüş ve şans eseri hayatta kalmayı başarmıştı… Uzun süre hastanede tedavi gören rahmetli Menderes anlaşmanın ardından Türkiye’ye dönmüştü… Sizce bu uçak kazası da küresel güçlerin bir suikast girişimi miydi? 


Şimdi ben çok açık olarak ve net bir şekilde düşüncemi söyleyeyim. Biz Türkiye’deki olaylarda hep bir iç dinamik, dış dinamik, iç odak, dış odak, iç politika, dış ilişkiler.. Böyle bir eksende bakarız. 27 Mayıs Yassıada ve idamlarda dış dinamiklerin payı, Türkiye’nin iç dinamiklerinden çok daha azdır. Bu kanaati taşıyorum. Ama ne istenmiş, ne düşünülmüştür? Dışardan nasıl görülmüştür? Bunları da bir çok tarihçi, araştırmacı bakacaklar araştıracak ama ben hep bu kanaatte oldum. 


Saddam’ın idamıyla Menderes’in idamı örtüştürülüyor. Fakat Saddam’ı Amerika astı. Menderes’i ise biz astık. Menderes’in idamının yanında Saddam’ın idamı daha mı trajik sizce? 


Doğrudur. Çok farklıdır. Fakat Irak’ta önemli olan Saddam’ın idamı değildir. İdamın münasebetiyle bunun bir mübarek bayram günü yapılması, bir idamdan çok, adeta bir linç şeklinde gerçekleşmesi, karşısında bütün Müslümanlar kendilerini aşağılanmış hissettiler. Bu önemlidir. İkincisi Irak’ta her kim ki Amerika’ya karşı çıkıyorsa, işgale karşı çıkıyordur. Bunlar terörist değildir. Bunlar yurt seven insanlardır. Bu insanları da en fazla milli mücadeleyi yapmış bir millet olarak bizim anlamamız gerekir. Onun için Saddam idam edilirken, Saddam’ın geçmişte yapmış olduğu kötülüğü, olumsuzluğu bir tarafa bıraktırmış, bunları aşmıştı. Saddam’ın idamını, Saddam odağından bakarak değil, bugünkü askeri mevcudiyet ki.. Ne uluslararası hukuka, ne de insan haklarına uymaktadır. Asıl olay budur. Saddam hiç Amerika falan olmadan iktidardan indirilirse ondan sonra başına ne gelirse gelmiş olsun, bundan dolayı Saddam dışında bir şey tartışılmaz. Belki de “etti buldu” denilirdi. Ama bugün Irak’ta çok büyük bir insanlık yarası kanamaktadır her şeyden önce. Bu da bir yerde Saddam’ı yaptıklarında haklı çıkartmaz ama yine de duruşunu ve taşıdığı niyetlerini önemli ölçüde de aklar. Bunu da kabul etmek gerekiyor. Saddam’ın fiziki olarak varlığı ortadan kaldırılırken, adeta onun geçmişte yaptıklarını çok farklı bir şekilde anılmasına yol açacak bir dönemde başlatılmış olmuştur. 


1998 İlk Adım Şöleni’nde, ‘‘Hiç kimse şah değil, padişah değil. Egemenlik milletindir, paşanın değil. Kim kendini bu milletin varisi ve velisi olarak ilan edebilir ki...’’ sözünüzle büyük alkış toplamışsınız. Başbakanda bir grup konuşmasında şu sözlerle ayakta alkışlanmış. 'O Türkiye'de hiç kimse kürsülere çıkıp bu millete ne yapmaları gerektiğini dayatmayacak... O Türkiye'de devlet, millet için var olacak, milletin hizmetinde olacak. Egemenlik kayıtsız şartsız milletin olacaktır, duvarda değil milletin kendisinde olacak.’ Peki egemenliğin ne kadarı hırsız, göbekli işverenin, IMF yada Dünya Bankasının? 


Evet. Hemen önce cevap, sonra tasviratı gelsin isterseniz. Milli irade tam olarak gerçekleşmekte değildir. IMF, küresel sermaye, oligarşi, iyi kesim, iş çevreleri, bugün milletten daha fazla egemendirler. Söyleşimizin akışı içerisinde Demokrat partiden, Menderesten, 27 Mayıslardan geldik. 27 Eylül’de askeri müdahale, milli iradeyi tanklara çiğnetmişti. 17 Eylül 1961’de de kayıtsız şartsız millette olması gereken egemenlik asıldı. O ipe çekildi. O gündür, bugündür, demokrasiyi tam olarak yerine oturtamadık. Sorunuzu son derece önemli buluyorum. Çünkü bizi gelmemiz gereken bir noktaya getiriyor. 27 Mayıs, bütün meşruiyet dışı müdahaleler gibi doğurgan çıktı. 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, askerin siyasetle ilgisi vs… Ve şöyle bir kanaat yerleşti. Demokrasinin, tek hasmı ona yönelecek tek tehdit, militarizmdir. Askerin siyasete karışmasıdır. Demokrasi için bu gerekli. Çünkü demokrasinin tanımı gereği bunun böyle olması gerekir. Yeterli değildir. Çünkü dış ilişkiler, bir iktidarın kendi halkından mağdur, çaresiz, işçi memur, emekli, çiftçi ve esnafından çok daha fazla IMF’yi dinlemesi, dış politikada ABD’yi, Avrupa Birliği’ni dinlemesi veya Türkiye’de büyük sermeyenin çeşitli açık veya örtülü mekanizmalarla iktidar üzerinde etkili olarak, milli egemenlik, milli irade yerine kendi iradesini getirip yerleştirmesi de demokrasi için birer tehdittir. Ve Türk demokrasisi bunlardan henüz arınmış değilmiştir. Bunu temelinde de 27 Mayıs vardır.Türkiye’de açık veya kapalı meşruiyetin tek ölçüsü milli egemenlik olası gerekirken, ne düşüncede nede uygulamada bu gerçekleşebilmiş değildir. 


Bugünün, çağımızın örneklerinden biri de sizsiniz. Siyasi yaşamınız rahmetli Adnan Menderes gibi bir darbe ile kesildi. 10 yıllık siyasi yasaklığın kalkmasının ardından siyasete 4 yıl uzak durmanızda demokrasiye olan inancınızı kaybetmiş olmanız mı neden oldu? 


Demokrasi, insan dışı, İnsandan, toplumdan soyutlanmış bir yönetim modeli. Bir ideoloji, ekonomik ve siyasal liberalizmin vazgeçilmez bir sonucu olarak ben kendi payıma söylüyorum demokrasi olmadı. Benim demokrasiye olan bağlılığım, Türk milletine olan inancım ve bağlılığımdır. Memleketimden insan manzaralarının bugün için albümünü nasıl yapacaksak işte o. Ben onu görürüm. 


Türkiye’de gerçeği halk yönetimi olan demokrasi, zamanla zümre yönetimine ve parti dükkanlığına dönüşmüştür. Genel başkan istemezse, halk çok yararlı olsa da içinden birini seçemez. Bugünkü seçim düzeni bağımsızlara (halk hareketi ve) değil, partileri (zümre yönetimini) seçtirmek üzere düzenlenmiştir. 


Çok doğru. Demokrasinin önünde pek çok engel varda. Şimdi şu ikisi çok önemli. Demokrasi bir anlamda partiler arası rekabettir. Baktığınız vakit, partiler arası rekabeti %10 barajı sakat etmiş. Parti içi siyasi rekabeti de siyasi partiler kanunu ortadan kaldırmış. Türkiye’de bir tek parti dönemi 1946 da bitmiş ve demokrasiye geçtik diyor isek de biz tek parti modelini ortadan kaldıramadık. Eskiden bir tek parti vardı.Şimdi aynı onun anlayışıyla kendi kendisini baskıcı, despotik bir sürü siyaset parti ortaya çıktı. Demokrasinin olması için hem partiler arası rekabet lazım. Önlenmiştir. Hem parti içi rekabet lazım. Önlenmiştir. Hiç uzağa gitmeyelim. Hiç içersini, dışarısını, hatta askeri işin içine karıştırmayalım. Bugünkü siyasetçilerin siyaset anlayışı, ve siyasi partiler, halkı partilerden uzaklaştırmışlardır. Onun içinde siyaset dışı bırakılmışlardır. 5 denede bir seçim. HAYIR. Bu katılımcı demokrasi değildir. Sadece seçimle demokrasi olmaz. Onunla başlar ama onunla bitmez. 


Refah’tan ayrılışınızı Erbakan’ın parti içinde, partiler arası, devletle diyalog, kendisine oy vermeyen kesimle diyalog kuramamasıyla özetlerken Erbakan’ın sadece kendisine oy veren ve vermeye aday olan bir kitleye yakınlığına değinmişsiniz. Peki size göre neden partiler genel başkanlarının denetimin de gidiyor? Mutlak ekseriyet neden lidere ihtiyaç duyuyor? 


Şimdi siyaset mi ekonomiyi? Ekonomi mi siyaseti kirletti bilmiyorum ama her ikisinin arasında gayri meşru ve gayet yaygın bir ilişki vardır. Bu ilişki, halka hizmetten çok, insanların geçimini sağladığı hem de iyi sağladığı bir kazanç kapısına dönüşmüştür. Bununda Türkiye’de büyük sermayenin de işine geliyor. Onları dertlerini halka, kamuoyuna anlatmak, zorunluluğundan ve zorluğundan kurtarıp, seçilmiş bir avuç insanı etkilemelerine bırakıyor. İş kolaylaşmış oluyor. 

Onun içindir ki bu parti içi demokrasisizlik ve bu baraj konusu devam edecektir. Çünkü halkın istekleri, bu şekilde baskılanmış oluyor. Hükümetler buna kolay sırt çevirebiliyorlar. Yoksula hizmet,sosyal adalet, halk, milli irade bugünkü yaşadığımız dönemin kapıları açan anahtarları değil. Açız, işsiziz, tarlamızdan olduk, göçmek mecburiyetinde kaldık, iflas ettik, dükkanı kapattık… gibi şikayetler var. Aman ha bu seslere kulak vermeyin. Yoksa enflasyon olur. Yoksa IMF kızar, yoksa sıcak para girmez, istikrar da kalmaz, iktidarlarda devrilip gider diye çok açık bir baskı uygulanıyor. Bugünde demokrasimizin önündeki en önemli engel, yok olanlar ve bugünkü bu uygulamadır. 


Sizin siyasi yaşamınıza baktığımızda da.. Siyasete 1970’de Demokrat Parti İl Başkanı olarak girdiniz… 27 Mayıs 1960 ihtilali sonrası kapatılan Demokrat Parti’nin mirası üzerine kurulan Adalet Partisi’ne geçişiniz daha sonraya rastlıyor… AP’den 1977’de Konya Milletvekili seçildiniz.. Ancak 12 Eylül askeri darbesi ile siyasi yaşamınız 14 yıl kesintiye uğradı… Bunun 10 yılı siyasi yasaklı, 4 yılı ise sizin siyasete soğuk bakmanızdı… Ancak tüm çağrılara rağmen AP’nin yerine ikame olan DYP’ye geçmediniz ve 1993’te kurucusu olduğunuz Büyük Değişim Partisi Genel Başkanlığına ile yeniden siyasete döndünüz.... Daha sonra Refah Partisi ve Fazilet Partisi İstanbul Milletvekili olarak iki dönem mecliste yer aldınız… Rahmetli Adnan Menderes’in köklerini attığı Demokrat Parti ve onun mirasını devralan Adalet Partisi’nin devamı olan DYP’ye uzak duruşunuz neden? 


Şu anda DYP’nin üyesiyim. Bir partide bulunmanız size bağlı. Aktif olup olmamak orada sizinle ilgili talebe tabiidir. Ben Demokrat Partili ve Adnan Menderesi arıyorum. Hayal kırıklıkları yaşıyorum. Benim gibi seçmende, Millette.. Şu geçmişe bakacak olursak o da devamlı bir arayış içindedir. Temel sebep budur. 


DYP ile yollarınız yeniden 3 Kasım 2002 seçimlerinde kesişti… İstanbul Milletvekili Adayı olarak girdiğiniz seçimlerde partinizin barajın altında kalması nedeniyle seçilemediniz ve iki dönem sonra meclis dışında kaldınız… DYP o seçimin ardından büyük bir değişime gitti… DYP ve siyasetle ilişkiniz şu anda üyelik durumunda… Önümüzde yine bir seçim var… Milletvekilliği için bir kez daha aday olacak mısınız? DYP’de mi yola devam edeceksiniz? Başka partilerden teklifler alıyor musunuz? 


Son derecede önemli bir seçim 2007 seçimleri. Her seçim önemlidir ama bu seçimde milletimiz, ülkenin, vatanın, devletin ve milletin birlik ve beraberliği üzerine de son derece somut, kalıcı ve aynı zamanda daha tehlikeli sonuçlar doğurabilecek bir seçimde oy kullanacaktır. Böyle bir seçimde ben susamam. Bana bir söz düşer. Zamanı gelince ben o sözü söylerim. Bir görev düşer mi? Düşerse ona da talip olurum. Ya da başkaları bana talip olmuş olur. Onun cevabını bu günlerde vermem son derece zordur. Gayet bir kaygan zemin üzerinde siyaset. Ama çok önemli bir seçim yapılacak. Bunu biliyoruz. Elimizden bir şey geliyorsa yaparız. 


Önümüzdeki bir başka seçim ise Çankaya Köşkü için olacak… Yaklaşık bir yıldır Cumhurbaşkanı’nın kim olacağı tartışılıyor… Ve özellikle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ismi üzerinde bu tartışmalar sürüyor… Her ne kadar Erdoğan bu konuda bir adaylık açıklamasa da “Olur mu olmaz mı” tartışmaları son güne kadar sürecek gibi görünüyor… Sizce Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasında bir sakınca var mı? Varsa nedir? Ve ayrıca Başbakan Erdoğan Cumhurbaşkanı adayımızı Nisan’da göreceksiniz demişti.. Bu konuda size bir teklif gelse Cumhurbaşkanlığı’nı düşünür müsünüz? Bu teklife yanıtınız ne olur? 


Böyle bir teklif gelmez.. Onun için bende böyle bir teklifi düşünmem. Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasında ben hiçbir mahsur görmüyorum. Ancak hem 2007 Mayısı’nda Tayip Erdoğan Cumhurbaşkanı olur, hem de 2007 genel seçimlerinde AK Parti tek başına iktidar olursa bunu Cumhurbaşkanı Tayip Erdoğan’da, AKP ‘de, Türkiye’de taşımakta zorluk çekebilir. Çekerse ne olur? Demokrasiye hiçbir şey olmaz. Demokrasi yerinde kalır. Ama Demokrasinin içinde yeni siyasal gelişimlere kapılar açılmış olur. 


Türkiye iç siyasetteki tartışma ortamına ve dünya genelinde büyük dalgalanmalar olmasına, hemen yanı başımızda bir savaşın sürmesine rağmen ekonomide krize girmediği bir 5 yıl yaşadı… Bunu neye bağlıyorsunuz? Bunda güçlü iktidar, siyasi istikrar mı etken? Yoksa 2000-2001 ekonomik şoku sonrası Türk ekonomisi ayakları üzerinde durmayı mı öğrendi?..


Çok önemli bir ekonomik istikrarsızlık vardı. Onu önledik. Onun yerine başka dengeler bozuldu. Daha ziyade ekonominin sosyal adaletle ilgili dengelerini burada söz konusu etmeyeceğim. Ama aynı zamanda önlenemeyen bir cari işlemler açığı ortaya çıktı. Türkiye’de herkes diyor ki: Bu cari açıklarla Türkiye kesinlikle sonuna kadar gidemez. Bu sorunun net bir cevabı yok. Bir şey olursa ne zaman olur? Onun da net bir cevabı yok. Ama sürekli olarak bir cari işlemler açığı varsa sıcak para girişi olmalı. Türkiye de bu olmuyor. Sebebi açık. IMF diyor ki: “Türkiye’de ekonomik kriz olmayacak. Olursa da biz 2001’de olduğu gibi gerekirse borcu Türkiye’ye veririz. Faizi Türkiye Cumhuriyeti öder. Ama sizin bir kuruş alacağınız Türkiye’de de batmaz. Onun için hazır çeşme akarken kovanızı, ıbrığınızı doldurun” diyor. Bugün Türkiye’deki ekonomik kriz olmamasının nedeni herhangi bir başarıdan değil, IMF’nin bu tercihinden kaynaklanmış oluyor. Seçim ekonomisi, 2007 takiben 2008 gibi Allah milleti korusun ama yeni ve ciddi bir kemer politikasıyla Türkiye karşı karşıya gelebilir. 


Türkiye çok önemli bir coğrafyanın ortasında bulunuyor… Bir yanda AB’ye üye olmuş bir Türkiye çabaları sürerken, bunun içerde ve dışarıda önemli yansımaları oldu… Diğer yanda Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında önce Afganistan ardından Irak’a giren ABD’nin burnumuzun dibinde giriştiği operasyonların etkilerini yaşadık… Bu iki konuda İktidarı ile muhalefeti ile Türkiye’nin takındığı tutum konusunda görüşlerinizi merak ediyorum… Öncelikle şunu öğrenmek istiyorum. AB’ye üyelik ve uyum konusunda AKP iktidarı büyük yol kat etti. Ancak AB’nin sürekli yeni isteklerle Türkiye’nin karşısına çıkması, AB karşıtlığını körüklüyor… Sizin bu konudaki görüşünüz ne? Türkiye AB’ye üye olmalı mı olmamalı mı? 


AK Parti, Avrupa Birliği’ne bir dış politika tercihi olarak değil, bir iç politika gereği olarak yöneldi. Amacı Türkiye’deki bir takım töreleri, başta TÜSİAD, büyük sermaye ve medya olmak üzere, askere karşı kendi yanına almak, böyle bir dokunmazlık kazanmak, ayrıca bunlar değişti mi, değişmedi mi? Diye sorulan sorulara da kestirmeden bakın alamet-i farikamız, AB karşıtlığıydı. Bugün ise tamamen yanındayız. Öyle ise.. Daha fazla irdeleyip kurcalamayınız. Biz değiştik. Hem o kadar değişti ki milli görüş gömleğini de çıplak kalmak pahasına da olsa çıkarttık. Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ilgili niyetleri, kötü niyetlerdir. Bunları Türkiye’ye dayatmak istiyor. Sana iyi olmak istiyorum dediğin vakit, size üye olmak, şartları sayarak dayatıyor. Dayatacak. Bu hükümet koparsa başka yolla dayatacaktır. Bugün itibariyle varılan nokta şudur: Amerika stratejik ortak, AB üyeliği en büyük idealimiz ilkesiyle devam edemeyiz. Biz devam etmek istesek de yaşanacak gelişmeler, AB ve Amerika açısından bunun devamını imkansız hale getirecektir. Ermeni tasarısı, kongrede. Abdullah Gül kendisi ve partisinin kariyeri için son derece riskli bir Amerika gezisi yaptı. Kapılar kendisine açılmadı ve doğru şeyler söyledi. Mısır ve Kerkük’ün, Irak’ın geleceği ile ilgili kararlı şeyler söyledi ve ilk defa söyledi. Ermenilerle de bu tasarı çıkarsa bu ilişkiler kopar dedi. Onun için biz dış politikada AKP 2002 iktidarından bugüne kadar yaşadığımız olayları hiç yaşanmamış kabul edebiliriz. Şu anlamda ileriye dönük bunun hiçbir kalıcı etkisi olamayacaktır. Bunun yerine batıyla, batının Amerika gibi Avrupa Birliği gibi farklı kompartımanlarıyla, bayağı ciddi önemli gerilimler yaşayacağız. Onun için kim ne derse desin Türkiye’de milli mücadele de bir kenara bıraktığımız ama hiçbir zaman unutmadığımız artı emperyalist ruh, bu milletin kanlarında, genlerinde vardır. Bu anlamda dışa karşı olma anlamı, içe dönük. O bundan üstün. Bu bundan üstün. Irkçılık. Etnik milliyetçilik.. Asla! Bin sene olmamış. Bir on bin yıl daha olmaz bu toplumda bu. Ama dışa karşı milliyetçilik, Türkiye’de de yükselecektir. Ya AK parti bunun bayrağını az çok taşımaya başlar. Ya da bu seçimlerde olmasa bile yakın bir gelecekte tamamen demokratik yollardan AKP iktidarını tasfiye eder. Niye? Biz Avrupa Birliği’ne gireceğiz, Amerika’yla dostluk içine gireceğiz diye bölünmeyi, parçalanmayı, Ege Denizi’ne bir balıkçı teknesi bile çıkartamamayı, İstanbul’u çıkartıp, beynelmilel herkesin ortak şehri olmasını kabullenmemizi, Kıbrıs’tan ve Doğu Akdeniz’den tamamen sıyrılıp atılmamızı, Irak’ın bölünüp, Güneydoğu’nun hatta Doğu’nun önemli bir bölümünü kaybetmeyi bu millet içine sindirmez. AB yada Amerika’nın aşkıyla Türkiye bunlara “EVET” diyemez. AK Parti bunlara “Hayır” deme söylevini ve işlevini üstlenir. Yada demokratik şartlar içerisinde siyaset onları bu seçimde olmasa bile seçim sonrası tavsiye eder. Muhalefet, muhalefet olsaydı zaten çoktan tasfiye ederdi. 13 milyonu pes ettiremez. 75 MİLYONU kimse pes ettiremez. 


Siyasetçiler bugüne değin, kültür sanatı turizm ve ticarete maşa yaptılar. Sizin yazar kimliğinizi, siyasetçiliğinizle birlikte yürütmeniz, bu alana karşılıksız gönüllü olarak katıldığınızı gösteriyor. ‘Tarihte Bir Yolculuk ve Gelenekten Güncele’ deki yazarlığınız en uzun kaldığınız kürsünüz diyebilir miyiz? Devamı gelecek mi? 


Evet.. 2006 başında “Devlet’in alın yazısı” diye kendi internet sitemde ve Tercüman Gazetesi’nde yazdığım köşe yazılarının bir derlemesi olarak kitabım çıkmıştı. Yenileri de çıkacak. Daha farklı alanlarda çıkacak. 


Cesur muhalefetiyle, iktidarıyla, toplumsal gerilimiyle, mahkemede sabık başbakandan çocuk aldırdığını söyleyebilecek kadar cesur sevgilisi Ayhan Aydan'la, Yassıada duruşmalarıyla ve acıklı sonuyla sinematografik bir hayatın, yıllar önce Hülya Koçyiğit, şimdide “Hatırla Sevgili” ile projelendirilmesi söz konusu. Sizi babanızın bir oyunla anlatılması mı üzüyor? Yoksa diyalektik olmayışı mı üzüyor? (yani gerçekliği yeniden yansıtırken tarihsel süreci göz önüne alması) 


Beni bu tür şeyler üzmez. Kimse Demokrat Parti ve Adnan Menderes lehinde bir dizi yapmaya da mecbur değildir. Ancak uzun zaman geçmemiştir. Eğer bir dizi ana tema olarak veya dolaylı bir şekilde Adnan Menderes’ten bahsedecekse, iki tercihten birisini yapması lazım. Ya ona benzeyen birisini bulacak. Yada doğrudan doğruya belgesel. Yani Adnan Menderes’in elde olan orijinal görüntülerini burada kullanacak. İsim çok önemli değil. Ama Adnan Menderes güler yüzlü, nur yüzlü, son derece de zarif, nazik, yakışıklı biri insandı. Bir dizi onun bu özelliklerini eğer almış gasbetmişse, benim için o dizi seyredilmiş olmaktan çıkar. Siyasette insanların hali, tavrı, yüz ifadesi, elli sene bu yoktu ama şimdi buna imaj gibi bilimsel tabirler de takıyoruz. Çok önemli bir söz vardır bizde: ”Suret sırete tabidir.” İnsanın yüzünde dış dünyasında, içinde ne varsa o görünür. Yani testi içindekini sızdırır. Göz, insanda gördüğü çok önemlidir. Masaysa masaya benzer bir şey. Elbiseyse elbiseye benzer bir şey. İnsanı nasılsa örter diye çuval geçiremeyeceğinize göre bu dizinin eksikliği Adnan Menderes’in canlandırılamamış olmasıdır. Gerçi tarihi diziler çok dar boğaza girmişlerdir. Ben iyi niyeti, kötü niyeti üzerinde hiçbir görüş bildirmem. Ayrıca her şeye rağmen o dönemle ilgili araştırmaları da son derece önemli buluyorum. Çünkü yenilerini beraberinde getirir. Bu bir sarmal süreçtir. Yenileri de yapıldıkça giderek gerçeğe doğru yaklaşılır. Tarihte de hakikate böyle ulaşılır zaten. 


Türkiye’ye Türk siyasetinin son yarım yüzyılında önce bir evlat sonra da aktif siyasetçi olmuş, bir insan olarak nasıl bir uyarı, nasıl bir mesaj vermek istersiniz? 


Bağımsızlığınızın, demokrasinin, hürriyetlerin, birbirimizi sevmenin, saymanın yolundan ayrılmayalım. Barış ve kardeşlik bu topraklarda var olduğu sürece bu topraklarda yeniden yeşerteceği çınarın gölgesi kendi coğrafyamızın çok daha uzağındaki alanlarında istifadesine de sunulmuş olacaktır. 

SEN BİZİM İÇİN ÇOK ŞEY YAPTIN. BU NEDENLE RAHAT UYU. YOKLUĞUN TARİF EDİLMEZ BİR ACI, O YÜZDEN RAHATI BOZULAN ŞİMDİ BİZLERİZ. 

hulyaokur@haberx.com

 

YORUMLARINIZ
osmanli - 02.01.2012 18:19
badem gözlü sirma saclilar aslinda CHPliler. menderesin asilmasini kutlayan bunada hukuk bayrami diyen cani hukukcular. camileri ambar olarak kullanan bunuda halki beslemek icin yaptik diyenler badem gözlü CHPliler. menderesler rahmetle anilirken ittihat ve terakkinin devami olan CHPden hangi siyasetci rahmetle aniliyor? bu durum düsündürücü degilmi? anlayana sivri sinek saz anlamayana davul zurna az. bu arada CHPya Allah iktidar yapmasin ama türkiyedeki muhalefet konumundanda eksik etmesin. CHPden daha beceriksiz bir muhalefet zor bulunur. CHP AKPnin veli nimeti.
Cem Kaya - 30.12.2011 17:21
Badem gözlü sırma saçlı Menderes ailesi
YAĞMUR - 28.12.2011 19:39
ALLAH BÜTÜN MENDERESLERE GANİ GANİ RAHMET EYLESİN.GERİDE KALANLARA DA SABR-I CEMİL VERSİN
osmanli - 23.12.2011 23:27
Allah c.c.rahmet eylesin.
Bu sayfaya yorum yazarak tarihe not düşün.
1