
Ziya Paşa, kâinatta cereyan eden hâdiselerin gaye ve hikmeti karşısında şaşırıp, bu sebepten ızdırap çekerken," Eyvah kimden kime şekvâ edeyim, ben dahi şaştım" demiştir ya, onun divan çadırına sığındığımda yüzüne vuran ışık tam da bunu söyledi aslında. Büyük bir şair ismi olan Fuzuli’nin aynı zamanda ‘vazifesinden hariç lüzumsuz şeye teşebbüs eden’gibi bir anlam taşıması arasındaki o mesafeyi kendi göz ve söz çabukluğuyla kapatan, bana göre , şiir ve manzumeyi sırf islamiyete hizmet için yazan bir Mehmet Akif , bir şeyi zayi zannedenlere karşı, ‘var mıymış?’diye bağıran bir Münşid o!....Onu tanımanın en büyük kârı, röportaj tarihime şiir sayılabilecek kadar hoş ve latif bir konuşmanın geçmiş olmasıdır, siz de lütfen bu röportajı okuduktan sonra neleri kazandığınıza şöyle bir bakın!...”
“LİSEYİ, ORTA ÖĞRETİMİ, KAHVE KÖŞELERİNDE PİŞPİRİK OYNAYARAK GEÇİRDİĞİMİ İTİRAF ETMELİYİM”
Çok uzun yıllar yaşamış, her şeyi öğrenip bilmiş bir bilge bir dedenin torunu olarak Uşak’ta dünyaya geldiniz. Köyde herkesin, hemen her şeyi sorduğu dedeniz gibi “Kâmillerde, büyüklük mikyasıdır küçüklük, Nâkıslarda küçüklük mizanıdır büyüklük “şeklinde mi büyütüldünüz?
O dönemin şartları içinde dedemle keşke daha çok birlikte olabilseydim ama, o daha çok köyde dururdu, biz şehirde dururduk, fakat onun varlığı üzerimize bilgelik olarak yansırdı, çok gezen bilir, çok okuyan bilir gibi düşünceler içinde o sanki bir derya idi fakat 1950’li yılların sonundan 60’ın kargaşa dönemleri ve taşra velayetiyle birlikte diz boyu imkansızların olduğu bir semt idi Uşak. Mesela hiç kitap yoktu, bir kitapçı dükkanı yoktu, tek bakkaliye bütün ticaretini çeviren, herkesin daha bir hayatı tabiatla bütünleşerek yaşadığı bir ortamdı, insanların önünde ideal olarak da okumuş yazmış, mürekkep yalamış dediğimiz kişiler vardı. Kimdi bunlar? İmam, muhtar, öğretmen, Vali(görmek imkansız), bir takım devlet dairelerinde çalışan insanlar. E tabi o imkansızlıklar sizi ona yönlendiriyor. İtibar gören o insanlar gibi olmak, onlardan biri gibi davranabilmek veya hayatımızı daha rahat standartlar içinde geçirebilmek için, böyle bir ortamda biraz da okuma ve yazmanın ne kadar değerli bir şey olduğunu keşfediyorsunuz ister istemez. O keşif süreci içerisinde de elinize ne gelirse okumaya başlıyorsunuz. İşin bilime evrilen yönü çok sonra yani lise yıllarından sonra başlayacaktır. Liseyi, orta öğretimi, kahve köşelerinde pişpirik oynayarak geçirdiğimi itiraf etmeliyim ama o daha çocukluktan itibaren kitapların satırları arasında kendinizi kaybetme zevki sizi kuşattı mı, artık istediğiniz kadar ondan kaçın, hayatınızın bir döneminde yine o satırların arasına geleceksiniz. Onun için ben çocukların küçükken okuma yazma alışkanlığı edindirilebileceğine, küçükken çocukların gözü önünde kitap okumak gerektiğine inandım. Çünkü bugünün şartları, kitap her yerde, kitaba yönelmek benim çağımda olduğu gibi hayat kurtaran bir can simiti değil ama onun can simidi olduğunu daha sonra farkedeceği için, anneler babalar çocuklarının görebildiği yerlerde kitap okumalıdırlar bana göre.
“ASKERE GİRİŞİMİN ALTINDA DA DAİMİ BİR ÖĞRETMENLİK HEYECANI, HAYALİ YATAR.”
Edebiyatla kucaklaştığınızda önünüze başka bir yol açıldı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni (1979) bitirmenizden sonra askerî okullarda açılan öğretmenlik kontenjanına başvuruyorsunuz, “Ben kaderi öğretmenlik olan birisiyim” dediğiniz halde askerliğin çemberinden de geçiyorsunuz. Bu geçiş kaderinizin, yazgısı ile oynamanız demek oldu mu?

Öncelikle öğretmenlik hakikaten yazgımdı, onun için Allah’a şükrederim, çünkü hoca olmak kadar dünyada bahtiyar bir meslek yok(kendim için söylüyorum çünkü kişilerin mizaçlarınadır bu) ve ben hoca olmasaydım herhalde başka bir meslek benim için hayatı çekilmez kılabilirdi mesela üniversite sınavlarına girdiğimde çok yüksek bir puanla tıp fakültesine bile girebilecek imkanım olmasına rağmen girmememin altında bu yatar. Askere girişimin altında da daimi bir öğretmenlik heyecanı, hayali yatar. O hayalim gerçekleşmedi, o ayrı bir şey ama girerken seçme, disiplinli öğrenciler karşısında hele ki 12 Eylül’ün öncesindeki o anarşi ortamından çıkıp gelmiş bir edebiyat öğretmeni olarak öğretmenliği en iyi yapabileceğim yer olarak askeriyeyi seçtim ama öğretmenlikten başka her şeyi yaptım.
“ASKERLİK ANLAMLI GELECEK BAŞKA BİR ŞEYİ YAPMAYA MÜSAADE ETMEYEN BİR MESLEK”
Askerlikten başka herşeyi yaptınız ama belki de sizde yaraya dönüşen “Askerden atıldıktan sonra”başlıklı yazınızda belirttiğiniz gibi, TSK’dan isminden ötürü bile kaçıyor olmanız, tabi bunun altında ordudan atılışınız var…Asker yürüyüşünde olduğu gibi, tam sağdan veya soldan geri dönmenin hazzı nasıl hüzne dönüştü?
Aldığınız mesafe, gittiğiniz yol, yürüyüşünüzün gücü, bütün bunlar hepsi ürettiğinizle doğru orantılı olarak size keyif, haz, heyecan olarak yansır. Fakat oradan geri dönmek durumunda kalırsanız, ayak diremenin manası yoktur, Ziya Paşa’nın bir beyti var, der k:” Bir yerde ki, yok nağmeni takdir edecek yuğuş(kulak), Tazyihi nefes eyleme, Tebdili makam et!”Seni anlayacak kulaklar yok ise, orada boşuna bağırıp durma, nefes tüketme, git mekanını değiştir” Bunu şöyle de okuyabilirsiniz:”Bir yerde yapabileceklerin bittiyse, yahutta bir yerde senin yaptıkların anlamsız kalıyorsa bunu anlamlandıracak başka bir yere geç”Askerlik anlamlı gelecek başka bir şeyi yapmaya müsaade etmeyen bir meslek. İşte mutluluğu hüzne dönüştüren şey bu. Sizin burada söyleyecek sözüm kalmadı, burada başaracak bir iş yok. Burada yaptıklarım insanlığa faydalı değil. Ben bunu falanca yerde yaparsam çok daha toplumsal, kamu yararına uygun şeyler yaparım. Ben hayatımda asker olmasaydım, üniversite de ne güzel işler yapardım diye hep hayıflanarak 15 yıl geçirdim. Bir gün orada bırakıp gidememe düşüncesinin yığılıp üst üste sizi altında ezecek şekilde, kabusa dönüştüğü noktada, -Gidin! dediklerinde, birden bire bir boşluk oluşuyor ve o boşluk evet gidecektim ama böyle gitmeyecektim diye hüzne dönüşüyor. Gitme sevinci birden bire kolunuz kanadınız kırık olarak gönderilme noktasına gelince o kadar yıl heyecanla beklediğiniz gitme anı, sizin için birden bire kabus oluveriyor.
“ASKERDEN ATILMIŞ, 1600 KİŞİNİN HEPSİNDE BİR TRAVMA MEVCUTTUR BİLİNÇ ALTINDA”
Bu gitme anı mı hatırlamak istemediğiniz yer diye sormak için hazırlanıyordum….Bir yandan gülle, bülbülle uğraşırken diğer yandan postalla, silahla ilgileniyordum diye tanımladığınız çift kişilikli zamanınızdan diğer zamana geçiş yaptınız. Hangi olaydan öncesini ya da sonrasını hatırlamıyor olmak isterdiniz?

Ben haksızlığa uğradığımı düşünüyorum. Beni o haksızlığa itenler belki de haksızlık yapmadıklarını düşünüyor olabilirler. Ama haksızlığa uğramanın insan ruhunda çizik çizik ettiği bir harita var, o haritanın neresine baksanız, hangi yolu yürüseniz orayı unutmak istiyorsunuz, çünkü bir tane değil, bir gün değil. Yani siz 15 yıllık bir süreci hafızanızın içinden silmek istiyorsunuz. Mesela hala üzerimdedir o, emekli olmuş bir eski asker vaktiyle arkadaşım olmuş veya arkadaşım gibi görünmüş bir arkadaşım beni aradığı zaman sohbet etmek istemiyor canım, içimden gelmiyor, o günleri hatırlamak istemiyorum, askeriyeye ait evde, metruk evrakın arasından bir belge çıktığında bir dosya elime geçtiğinde, daha kapağını açmadan onu yok etmek istiyorum çünkü bir şeyleri unutabilirsiniz ama yara derinse ve devamlı kanamışsa o zaman unutmuyorsunuz, unutmadığınız için de oraları hiç olmazsa zihninizden atmak için unutmuş gibi davranıyorsunuz. Askerden atılmış, 1600 kişinin hepsinde bir travma mevcuttur bilinç altında. Neden? Sizin hayallerinizi süsleyen, daha çocukluktan itibaren sizi kuşatmış bir sevgili var ve bir gün size ihanet ediyor, buna dayanmak zor, böyle olunca ister istemez “o yılları hiç hatırlamayayım, hafızamı resetleyim, yeni bir sayfa açayım” diyorsunuz. Askerden bana kalan tek şey, disiplinimdir, zaman kullanmadır, disiplinli çalışmadır, sağlığına dikkat etmedir….Bunun haricinde o yıllarda bir sürü kitap hazırladım, denizcilik tarihi ile ilgili bir sürü şey bilirim ama birisi bana:”Hocam, sizin bir kitabınızı okudum, denizcilikten bahsediyordunuz”dediğinde, “Ben o konuları bilmiyorum”diyorum, bildiğinizi unutmak geçiyor içinizden. Bilmek de istemiyorum çünkü onu hatırladıkça hani çocuğa sormuşlar, çocuk öğrenmekte ayak diriyor mu: Evladım, bu A!...Çocuk eve gelince, annesi demiş ki, ‘Sen A’yı, B’yi, C’yi biliyorsun, daha önce öğrendim, bunun ‘A’ olduğunu bilmiyor musun? “Biliyorum anneciğim ama bunun ‘A’ olduğunu söylersem, öğretmen B’yi de önüme koyacak.”Şimdi ben onun ‘A’ olduğunu kendime itiraf etmekten çekiniyorum, çünkü arkasından ‘B’ gelecek…
“TARİHİN SATIR ARALARI ASLINDA DİVAN ŞİİRİNİN İÇİNDE GİZLİ”
Evet, Z’ye kadar yolu var. ihanet eden sevgili karşısında edebiyata yani eşinize sarıldınız. Siz, edebiyat konularında hallal-ı müşkülat yani sorun çözücülüğü”elinizden gelen”olarak algılarken, meslektaşlarınızın diş bileyerek bunu yaptığını fark ediyorsunuz. Edebiyatta yaşadığınız, çözücüsü olduğunuz en büyük sorun nedir?
Divan Şiiri için yaklaşık 40 yıllık bir dayatma ile şöyle denilmiş:”Halktan uzak, toplumun dertleriyle hiç alakası olmayan, dalkavuk bir adamlar(şair) tarafından caize almak için eski dönemlerde saray ve çevresinde aristokrat bir muhitte, kendi kendilerine eğlence için söyledikleri bir şiir.”Bu kocaman, büyük bir yalan. Bunu keşfettiğim zaman işte ben bu düğümü çözmeliyim, dedim. Çünkü Osmanlı tarihi bir kronoloji gibidir, yıl bilmem kaç zafer, yıl bilmem kaç padişah, yıl bilmem kaç yenilgi….öyle akar gider, onun içinde duygular yoktur. Hiçbir tarihçi olan hadisenin soyut yanlarını, mana tarafını anlatmaz. Bunları şairler anlatır. Yani tarihin satır araları aslında Divan Şiirinin içinde gizli. Mesela Kosova Meydan Muharebesini anlatacaksa bir tarihçi, şöyle der: “İstanbul’dan, orduyul hümayün falanca gün hareket etti, Edirne’den ılgar ile geçildi, Tunca üzerine köprüler kuruldu, Kosova meydanına varıldığında azim cenk oldu, Murat Hüdaverdigar, Miloş tarafından şehit düşürüldü, kan adeta göl haline gelmişti, Osmanlı’nın hanesine büyük bir başarı olarak geçti”…Eh işte, bütün bu Kosova Meydan Muharebesinden bahsedilen şey bu, buradan bakılınca, ‘Azim, cenk oldu’, ne kadar büyük bir azim ne kadar büyük bir cenk oldu? İstanbul’dan orduyul hümayün de acaba hangi sipahi daha dün bebeğini burada bırakıp giderken, taa Kosova’ya varasıya kadar ne kadar gözyaşı döktü, acaba bir ateş yakıp etrafında toplandıkları zaman birkaç yeniçeri, hangi türküleri çığırdılar? Acaba yavuklusu kalan bir asker ne tür mektuplar yazdı, ayrılık ona neler hissettirdi?….Bütün bunları tarihte o kronolojinin içinde yoktur. Bunlar divan şiirinin içindedir. Divan Şiiri, Osmanlı toplumunun; iktisat tarihi, din tarihidir, töresidir, geleneğidir, anlayışıdır, felsefesidir….O dönemde sözü şiir katmanında söylemek önemliydi, şiir olmayan sözü de fazla söylemeye değer bulmazlardı. Yani gök kubbenin altında senden kalan güzel bir söz varsa hiç olmazsa güzel olsun. Nesir o kadar önemli değildi, tıp kitaplarını, ilmihal kitaplarını manzum yazmışlar şiir biçiminde, Ahmedi’yeden tut, Mırzaklı İlmihaline varasıya kadar…Bir taraftan lügatlerini bile manzum yazmış bir toplumdan söz ediyoruz ve diyoruz ki, divan şiiri, hiçbir işe yaramaz birkaç ukala herifin kendi kendine eğlendikleri alandır, işte ben tam burada hallal-ı müşkülat olmak istedim. Bu böyle değil, bu bir kandırmaca. Divan Şiiri, iki avucunuzun alacağı büyüklükte bir elmas parçası gibi bir şey. Fakat bu elmas parçasının güzelliği, ateş gibi rengi sizi cezbediyor fakat üzerine birileri külle örtmüş, görmeyin, bilmeyin, tanımayın diye…O günün şartlarında belki örtmek gerekebilirdi ama o artık o küllerin savrulma zamanı da geldi. Ben dedim ki, “Ben bu külleri savurayım” Bir nefes, bir nefes daha, bir nefes bir nefes daha o külleri savurmaya başladım. Tabi bu askerlik hayatımla çelişen bir şeydi, bir taraftan Divan edebiyatı gibi bir konuyla ilgileneceksiniz, 300 sene sizin objeniz olacak, öbür taraftan TSK’da modern bir bahriye olma iddiasında olacaksınız, kültürden bahseden insan geçmişten bahsediyor demektir, size hemen gerici demeleri tabidir.
“ANLATTIKLARIMIN HİÇ BİRİ BOŞLUKTA KALMIŞ BİR MÜZE MALZEMESİ OLMADI “
Kültürden bahsettiğiniz için size gerici diyenler oldu ama aslında aldığınız ödüllerden sonra çok çok ilerici olduğunuz da görüldü. 2009 Türkiye Patent Ödülleri'nde ilk kez sanat ve edebiyat dallarında Türk Patent Özel Ödülü size verildiğinde, Başbakan sizin için, “Onlar ülke içinde değil, küresel ölçekte başarılar elde ettiler ve bu ülkenin gururu oldular" demişti. Patent sahibi olduğunuz şey nedir ve ülke dışına taşan hizmetiniz nedir?
Ben bu ödül dolayısıyla insanların bana karşı bakış açılarının bir katman yükseldiğini gördüm, sebebi de şu, öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, marka veya markalı bir ürün fiyatını birden bire ikiye üçe katlıyor, markalı bir ayakkabı aldığınız zaman Çin’de bile yapılmış olsa, ona bir marka yeri ödüyorsunuz. Ben ödülü aldığımda içeriği nedir bilmiyordum, dediler ki, “Sen marka oldun” Bu şu demek:”Sen kendi alanında yaptığın çalışmalarda, dünya standartlarında, yaptığın iş ve başarılar dolayısıyla artık adın markalaştı. Divan edebiyatı anıldığında, senin adın bir marka olarak anılacak” Kültür adamı olarak anıldığınızda adınız bir marka halinde. Bu tabi sorumluluk da yüklüyor. Bundan sonra ağzınızdan çıkacak her cümlenin ağırlığını taşımanız lazım. Yani söyledikleriniz bu alanda kanun hükmünde kararname gibi olabilir. Onun içini dolduran şey, 70’in üzerindeki kitabım, unutulmuş bir tarihin güzel sayfalarını göstermem, bunu gösterirken de bakın burada güzel şeyler var şeklinde değil, bunların içerisinden ilham alarak geleceğe yürüyüşümüzü çok sağlam adımlarla yapabiliriz. Eskiden bir şey alalım geçmişten, ve bu aldığımız bize zenginlik olarak yansısın, biz yine de geleceğe yürüyelim, geçmişe dönmeyelim”Hayır, böyle bir şeyi asla istemedim. Ama bizim 350 yıllık hafızamızda, bizim bugün işimize yarayacak çok veri var. Bu verileri derleyelim, toparlayalım, ondan sonra Avrupa’ya, Amerika’ya, Batı’ya…dünyanın neresi modernse oraya doğru hatta onlar bize yetişemez hale gelesiye kadar bu yolculuğumuz devam etsin. Onun için anlattıklarımın hiç biri boşlukta kalmış bir müze malzemesi olmadı benim. Ben diyorum ki, “Bu müzede şu rengi, resmi, hadiseyi gördüğümüzde o hadiseden şöyle bir sonuç çıkartarak şöyle davranın, bu rengi üzerinizde taşıyarak daha da zenginleşin, bu desen size bir zenginlik katsın, bir kimlik daha versin. “ Böyle olunca yurt dışında da pek çok yerde Divan şiiri denilince benim adım anılır. Amerika’daki bir araştırma merkezinden, Mısır’daki bir doktora öğrencisine varıncaya kadar Osmanlı edebiyatı denildiğinde İskender Pala adı orada vardır. Küresel ölçekte yaptığım bundan ibarettir, ödülü ona verdiler.
“OSMANLI TÜRKÇESİ BİLMEK AYDIN OLMANIN ŞARTIDIR” ,”FUZULİ’DEN BAHSETTİĞİNİZ ZAMAN SİZİ FUZULİ Bİ RİŞ YAPIYOR GİBİ DÜŞÜNÜYORLAR”
Benim anlattıklarım müze malzemesi olmadı diyorsunuz ama Dolmabahçe Sarayı'nda ayda bir düzenlenen"Medeniyet Sohbetleri"konferanslarından bir konuşmacısı da siz olduğunuzda, Nazlı Ilıcak bu konuşmayı köşesine taşımış, okul yıllarında Osmanlı kültürüyle beslenmemize fırsat verilmediğinden bahsetmişti. Bu tür bir boşluk dolduruculuğu sizi hangi gerçek işinizi yapmaktan alı koyuyor?

Bir defa Divan şiiri liselerdeki eğitim dolayısıyla yeterince öğrenilmiyor. Osmanlı Türkçesini bilmek de, bana göre bu ülkede aydın olmanın şartları olarak görüyorum. Osmanlı Türkçesini bilen kişi kendi geçmişine ait birikimleri ediniyor demektir. Böyle bir alanda eğer eğitim, bilim, kültür ve sanat bütün bu zenginlikten yani kapısına kişit vurduğumuz zenginlikten istifade ederse o zaman gülümsemelerimiz daha çoğalır, şehre nezaket gelir, o zaman daha sağlam bir medeniyet birikimi içinde başınız dah adik, göğsünüz daha ileride bir tavır sergilersiniz, yatırım gücünüz çoğalır. Mesela bugünkü gençlerin, Avrupalı gençlere göre daha geride hissetme duyguları ortadan kalkar, bu da onların geleceğe çok sağlam adımlarla yürümelerini sağlayabilir. Bununla uğraşıp durmak, bana neler kaybettirdi? Bir defa insanların bakış açısı gençliğimden itibaren hep şöyle oldu:”Divan edebiyatı, üfff, neyle uğraşıyor bu adam?”Çünkü Fuzuli’den bahsettiğiniz zaman sizi fuzuli bir iş yapıyor diye düşünüyor. Şeyh Galip’ten söz ettiğiniz zaman, bu adam tarikat şeyhi diye düşünülüyor. Şeyh Galip’i bir tarikat şeyhi, 28 Şubat sürecindeki o insanlara pompalanılan şey gibi görülüyor. Halbuki onun dünya çağında Shakespeare’le çarpışabilecek bir şair olduğunun farkında değil. Yani Şeyh Galip gibi, Fuzuli gibi bir şair, başka ülkelerin tarihlerinde bir tane olsa, onunla bütün dünyaya meydan okurlar, Shakespeare’le İngilizlerin bütün dünyaya meydan okudukları gibi, ama gelin görün ki size bakış açılarını bu kapatır. Bunun sebeplerinden birincisi, sizin ilgi alanınıza giren şeyler, standart hayat düzenin dışında kalıyor, öyle bir materyalizm doğrultusunda hayat geçirmişsiniz. Siz gönülden bahsediyorsunuz, diyorsunuz ki, “imar; şehrin imarı değildir, imar, gönüllerin imarıdır, buradan başlayalım yapmaya, sonra şehirler, binalar yaparız” size, bön, bön bakıyorlar! Diyorsunuz ki; dünyanın sancısını çektiği bu soyut kavramların hepsi, bizim medeniyetlerimizde katman katman yığılmış, biz de bunların tanımını yapalım, biz de bunlarla küresel ölçekte savaşımız verelim. Kültürler savaşı veya medeniyetler çatışması içinde kendi kültürümüzün zenginliklerini bilmeden savaşamayız, kendi medeniyetimizin neye sahip olduğunu bilmeden o çatışmadan mağlup çıkarız. ‘AVM açıldı yeni bir tane, beyaz eşya ticaretinde şu kadar para var, döviz şu kadar lira, falanca yerden köşe dönersem şöyle olur…”Benim kaybettiğim, kaybettiğimi hissettiğim birkaç kelime sayıyım, siz gerisini ona göre tamamlayın:”Gülümse, dostluk kur, iyilik yap, yardım et, başını okşa, sırtını sıvazla”Bu kelimler sözlüklerimizden kayboldu gitti. Bunun yerine ne geldi; tut, kavra, çek, kopar, al, sahiplen, dağıt!...Bakın ne kadar şiddetli kelimeler, toplum böyle yaşamaya başlayınca, toplumun çoğunluğunun bu genel kabulü, sizin; naif, incelikli, nazenin bir hayatın var olduğunu göstermeye çalışmanız anlamsızlık olarak yorumlanıyor.
“%3 OKUR-YAZAR BİR ÜLKEYE YETER.”,”KİTAP OKUMAYANIN TEK DERDİ PARADIR”
’Beyoğlu Okuyorum Kitap Festivali’nde, Galatasaray ve Taksim Meydanı’na yerleştirilen Galata Kulesi şeklindeki şeffaf okuma odalarında kitap okuyor olmanız büyük ilgi görmüştü. Bizdeki okuma kültürünü bu tür atraksiyonlarla bile canlanamayacak noktada mı görüyorsunuz?

Dünyanın pek çok ülkesinde bu şikayet var, Avrupa ülkelerinde de var hatta bizden daha fazla var ama en azından okuma yazma seviyesinin %3 seviyesinde tutulmasını ben yeğliyorum. 16’ncı yüzyılda da bizim okuma yazma oranımız % 2,5-3 civarındaydı, bilimi üretmek, kültürü anlamak ve medeniyete dönüştürmek için %3 okur-yazar bir ülkeye yeter. Bizde şuanda bu oran, %97 gibi görünüyor. Biz okuma-yazma bilen cahilleriz, okur-yazar değiliz. Onun için ben, bu konuda eğer kültürel okuma diyorsunuz bunun çaresi ayrı, bilimi üretme adına diyorsanız bunun çaresini ayrı düşünüyorum. Bilimi üretme adına üniversitelerimize çok büyük iş düşüyor. Bu da imkansızlıklar meselesi. İyiye gidecek diye düşünüyorum, artık intihallerle uğraşmayan, sayıları çoğalacak bir akademisyen ordusu düşünüyorum. Ama kültürel okuma herkese lazım. İnsan okuduğu zaman hayatı katmanlayarak algılayacak, yani okuduğunuz zaman sizin 300 sene önceden bir arkadaşınız olacak, bu bir zenginliktir, okuduğunuz zaman, gidemediğiniz coğrafyadan bir dost, kardeş edinebilirsiniz, bu bir zenginliktir, okumak insanı yatay ve dikey çoğaltır, yatay çoğalma, coğrafyadadır, Newton’u, Barzac’ı, Sadi’yi, Hafız’ı okursunuz, coğrafyayı anlarsınız. Biraz sohbet edersiniz, biraz sırdaş olursunuz onlarla. Ama öbür taraftan 17’nci yüzyıldan büyük dedelerinizden birini okursunuz onunla kendi aranızdaki mesafeleri kat edersiniz, Fransa’dan bir şey okursunuz, Heredot’u okursunuz, Homeros’u okursunuz, Muallakat'ı Seb'a’yı okursunuz, bütün bunlar size o çağlardan bu çağlara yolculuğunuzu kolaylaştırır, ama eğer kitap okumazsanız tek boyutta tek düzlemde yaşarsınız. Kitap okumayan hayatı ben, düz bir çizgi ile istatistiki bir bilgi çizgisine benzetiyorum. Kitap okumadan yaşayan insan bir noktada doğar, ona verilen nefes 8 milyar bir nefestir. Üçüncü nefesi aldığınızda zamanın dışına çekilirsiniz, bu kulis değildir, seyircilerin arası da değildir, zaman üzerinizden alınır. Böyle olunca okumayan adam, hayata başladığı andan itibaren düz bir yürüyüşle sanki iki tarafına bile bakmadan bir mesafeyi kat etmeye çalışır, okuyarak giden adam ise, aynı mesafeyi, 5 km’lik yolu öyle iniş çıkışlarla yürür ki, 15km yürümüş olur, veya çevresine o kadar bakarak gider ki, öteki düz mantıkla, at gözlükleriyle gitmiş olandan çok daha heyecanlı ve mutlu bir hayat sürer. Çok daha acı da çeker, bu da doğru, okuyan adamı bilgi acıtır çünkü. Onun derdi okumayandan çoktur. 500 kelimeyle yaşayan bir adamın ne derdi olabilir ki dünyada, tek derdi paradır onun, ama 5000 kelimeyle yaşayan adamın; hürriyet gibi bir derdi vardır, demokrasi için sancı çeker, gelişme için rüyalar görür, yani kelimeleriniz zihninizde ne kadar çoğalırsa hayatı o kadar kucaklamış olursunuz. Kültürel okumanın çaresi, anne ve babaların yanında kitap okumalarıdır, çocuklar sizi kitap okurken görsün.
“BÜROKRASİNİN BANA GÖRE BİR MESLEK OLMADIĞINI 2 AYDA ANLADIM.”
Büyükşehir demişken, İstanbul Büyükşehir’de Kültür İşleri Daire Başkanlıklarında görev yaptınız fakat bu görevi bıraktığınızda”Belediye Başkanlığına ’bürokrat’ dayanmıyor”diye duyurulan habere göre sizin kültürünüzün yüksek makamlara uymayan tarafı nedir?
Burada yüksek makamlara uymayan benim kişiliğim, belediyede kültür dair başkanı oldum, bürokrasinin bana göre bir meslek olmadığını 2 ayda anladım. Gidebiliyorsam gidiyim diye 8 ay sonra ayrıldım, ayrılırken de bırakmış değildim, Kadir bey, “Hocam biz sizden yararlanmak istiyoruz, mümkünse danışman olarak devam edin” dedi, ben de; “Burası benim şehrim, elbette elimden gelen bir şey varsa olur “dedim. Şimdi sırf onun için Uşak’a gidip geliyorum. Üniversite’ye derse girip geliyorum. Çok net ifade edeyim ki, ruhum nezaketle iş yapmayı seviyor ama Türkiye’de bürokrasi, insanlara bağırıp çağırarak, insanları kendinizden daha aşağıda bir yerde görerek yürüyor maalesef. Mesela az evvel buraya gelen çocuğa, nasılsın, evde işler nasıl, çoluğun çocuğun nasıl gibi soruları sormaya başladığınızda eğer yaratılışında bir asalet yoksa ertesi günü laubali olmaya başlıyor, senli benli konuşmaya başlıyor sizinle. Siz de kendinizi geri çekiyorsunuz bu sefer. Ben üniversite hocası olunca, çevrenizde genç insanlar oluyor, gözünüzün içine bakıyorlar, o bakışlardan şunu anlıyorsunuz, -Hocam bir şeyler anlat da öğrenelim” bakışlarından bunu anlıyorsunuz. Bürokrasiye girdiğim zaman çevremde yine insanlar oluştu ama bakışlarından böyle şeyler anlamadım, bambaşka şeyler, kendi menfaatleri doğrultusunda şeyler anlıyorsunuz. Bir de ben bir odaya hoca olarak girdiğim zaman baş köşedeki sandalyeyi bana gösterip, buyur ederlerdi, bürokrat olunca siz bir başkalarına, ‘buyurun efendim’ demeye başlıyorsunuz. Sonra bir gün amiriniz (Belediye Başkanınız, Bakanınız, Başbakanınız vs)başımla beraber yaparım sizden bu tavrı bu sefer yiyenler, falancanın gönderdiği adam, size gelemden önce kartını gönderip, ben bu adamım, kapılarda beni karşıla diyen insanlar…yani insanlar böyle bir devlet geleneğine uymuş, o gelenek bana uymadı.
“HİÇBİR ROMANIMDAKİ ANLATILAN BİR ANEKDOT, BENİM TARAFIMDAN UYDURULMUŞ DEĞİL”
Bürokrasi dokularınıza zarar verdi….2003 yılında size Türkiye Yazarlar Birliği'nin ödülünü getiren, ''Babil'de Ölüm, İstanbul'da Aşk'' Aşk, aşıklık, aşkın çeşitleri için bize uzattığınız ipten köprünün bir ucuydu bu kitap… Kitaplarınızı gerçek tarihe göre yazmak, Fuzuli ve Leyla ile Mejnun’dan başlayarak aşkı anlatmak için seçtiğiniz bu zor konulardan kastınız ne?

Aşk benim tabiatıma en uygun olan şey, bunu söyleyebilirim ama öbür taraftan her ne yazarsam ilgim alanım tarih ve tarihin içindeki estetik konulara ilişkin ne yazarsam, gök kubbe’nin altında yaşanmış şeyler olsun diye araştırıyorum. Hiçbir romanımdaki anlatılan bir anekdot benim tarafımdan uydurulmuş değil ama ben onları bir araya topluyorum, mesela Evliya Çelebi güzel bir hikaye anlatıyor, ben onu romanımın içinde roman unsurlarına uygun olarak kahramanıma yansıtıyorum, diyelim ki Dede Korkut’ta bir hikaye yazıyor, 17’nci yüzyılda nasıl geçerdi bu hadise diye onu evriltiyorum, 17’nci yüzyıldaki bir hikaye kahramanının yaşanmasını sağlıyorum. Bunu da şunun için yapıyorum. İnsanlar tarihi romanları tarih zannediyorlar, madem böyle zannediyorlar, o zaman hiç olmazsa doğru şeyleri öğrensinler. Benim kurgumu tarih zannetmesinler, tarihin ne olduğunu öğrensinler.
Ben uydurma işine girmiyorum dediniz de, Katre-i Matem isimli kitabınız da, sevdiğini aşklarının ilk gecesinde kaybeden Şahin’den; Lalenin zarafeti, aşkın büyüsü, Osmanlı'nın estetiği gibi konulara açılıyor. Kitaplarınızın çatısı ve ailesi hep aynı mı kalsın istediniz, yani hikayeleri başka toplumlara uyarlamaktan neden kaçındınız?
Bu benim yapabileceğim bir iş değil, ben neyi başarabilirsem onu yaparım, ikincisi de bunu kendime vazife edinirim ama üzerime vazife olmayan işi yapmaya kalkarsam, belki başarısız bile olurum onun için bildiğim işi yapayım, güzel yapayım.
“AŞK; AYIPLANABİLEN BİR ŞEY DEĞİLDİR, HİÇBİR DİN BUNU AYIPLAMAMIŞTIR”
Bir tarafta kurduğunuz yayınevinin adı bile aşka adanıyor, diğer tarafta “Ben bir tane aşk bilirim o da Allah aşkı” diye karşımıza çıkan bir mantalite. Aşkı insandan alıp Allah’a mı, Allah’tan alıp insana mı veriyorsunuz, yoksa insandan insana yaşanan mı sizin sahip çıktığınız?
Ben o yazıyı hangi konsept içinde söyledim bilmiyorum, tek tanıdığım aşk, ilahi aşktır cümlesini nasıl söylediğimi bilmiyorum, o yazı gereği söylenmiş olabilir. Çünkü fikrim o değil. Aşk, bir pınar, pınardan çıkan su binlerce başa ayrılıyor, bir baştan binlerce baş akıp gidiyor, bütün akışların varıp gideceği yer deniz, nerede bir ırmak varsa orada denizden bahsedebilirsiniz, nerede bir damla varsa orada denize gidecek yolculuktan bahsedebilirsiniz. Dolayısıyla aşkın bu pınarından, insanların içtiği ile kendilerini zenginleştirmeleri ve komşu kızına, mesai arkadaşına beslediği duygudan başlayıp, kendisine sevme duygusunu veren yüce varlığa mutlak güzelliğe doğru uzanan yedi katmanda aşk yaşabilir. Bunların hepsi birbiri ile çelişmezi birbirlerini de naksetmez. Eski mutasavvıflar ilahi aşk için beşeri aşkı bir geçiş noktası, bir merhale, futbolcunun antrenmanı olarak düşünmüşler, bu da tabidir, ben aşkın ezelden var olduğunu, insanların bu aşkı orada özümsediklerini, çünkü ezelde dünyada hiçbir şey yokken, insanların güzellikle tanıştıklarını, Allah’ın güzelliğini gördüklerini, çok az bir parçasını(güneşten iğne ucu kadar sızıntı düşünün)Allah’ın o mutlak güzelliğini iğne ucu kadar güzelliğini görünce, herkesin birden güzelliğe meyli başladı. Onun için dünyada güzele düşer dururuz, güzelin arkasından koşar dururuz, kainattaki bütün güzellikler, o iğne ucu kadar sızıntıdan meydana geldiğine göre, bir âşık’ın o güzelliğin kaynağına doğru yol alması tabi değil mi?Onun için ister mecazi olsun, ister platonik olsun, ister beşeri olsun, ister cinsel olsun, aşk ayıplanabilen bir şey değildir, hiçbir din bunu ayıplamamıştır, bilakis teşvik edilmiştir. Bir defa insanların mutluluğu içindir, acı çekilir, yolları dikenlerle doludur vs ama biz aşkın hep acı kısmını görürüz, aşk deyince arabesk bir keder duygusu ön plana çıkartılıyor hâlbuki biz şöyle de görebiliriz: Aşk, benim için kainata bakışımdır, aşk benim için bir müzik parçası dinlerken gözlerimi yumup zihnimde dimağımda oluşan lezzeti hissetmektir, aşk benim için bir şairin iki dizesi arasında kaybolup gitmektir. Yani illaki aşkı biz, falanca manken, filanca futbolcu derekesine indirdiğimiz için aşk bugün seviye kaybettiği için, çok sığ manada aşk haline geldiği için böyle düşünüyoruz . Halbuki bütün aşklar asaletlerini korudukları sürece insanları olgunlaştırır. Batılıların perfectium dedikleri, bizde insan-ı kamil denilen olgun bireyi aşk meydana getirir.
“DİVAN ŞİİRİNDE KIRKINCI KAPIYA KADAR GİDERSİNİZ”
Peki aşkı dünyevi olmaktan çıkartmak sizin ne kadar tarzınız?Mehmet Barlas, bir dost toplantısındaki fasılda, güftesi Mehmet Akif Ersoy'a ait olan Şerif İçli'nin Hüseyni şarkısında, "Ezelden aşinanım ben , Ezelden hem zebanımsın, Beraber ahde bağlandık, Ne olsa yari canımsın." dizelerini yıllardır, sevgiliye aşk ilanı sanarken, o sevgilinin ‘Allah’ olduğunu sizden öğrendiğini yazmıştı. Zihinlerde aşkı, Allah’tan uzaklaştıran şey nedir?

Klasik şiirin mana katmanları vardır siz onu bir bakışla görürsünüz ama birikimi daha değişik olan bir bakışla görür. Şair bir beyit söyler, arada sırada size göz kırpar, der ki, “Ben burada bir nükte yaptım, ben burada güzellik gizledim bu bakalım”..Bu şuna benziyor; bir salona giriyorsunuz, duvarları rengarenk, hepsini seyrederken ne muhteşem olduğunu düşünüyorsunuz, salondan dışarı çıkayım derken köşede bir kapı kolu görüyorsunuz, veya bir pencere pervazı, resim zannettiğiniz şeyin perde olduğunu görüyorsunuz, perdeyi aralayınca da bir başka salona geçiyorsunuz. Oradaki renkleri ve desenleri seyrederken iki kere hayran oluyorsunuz, tam oradan sanatçı ne güzel resimler yapmış derken orada da bir kapı koluna rastlıyorsunuz, kırkıncı kapıya kadar böyle gidebilirsiniz. O şiirde; Ezelden aşinanım ben , Ezelden hem zebanımsın”demek, ben seni ta ezelden tanıyorum ey sevgili, ben seninle ezelde konuşmuştum, hal diliyle, sen bana bakmıştın, ben sana bakmıştım, işte o gün aşık oldum ben sana, aynı dili konuştuk o gün aşk konusunda, beraber ahde bağlandık, o gün bize Allah dedi ki, Elestübü rabbüküm, bizde kalubela, artık bu dünyada ne olursa olsun, iki elim kanda da olsa benim canımın tek sevgilisi sensin, ben sana o gün aşık oldum aradan milyonlarca yıl geçti, canlarımız yaratılmıştı, daha dünyada hiçbir şey yoktu, o gün Allah’ın güzelliğine baktık, benim gözüm sana değdi, senin gözün bana değdi, bize, Elestübü rabbüküm, denildi, biz de evet, dedi ki sen bizim rabbimizsin, şimdi en olsa senin benim Rabbim olduğunu unutacak değilim, o gün söz verdim, şimdi unutmam, ey sevgili o gün gözlerine baktım, şimdi senden başka göz görmem. Bu benim divan şiirindeki zengin bilgi ile bildiğim, Mehmet Barlas beyefendinin çocukluğundan beri anladığı da şu: Biz seninle ilk karşılaştığımız günden beri sevgiliydik, ben o günden beri senin aşkına sadığım, şimdi de ne yaparsam yapayım senin aşkını kimse içimden söküp alamaz. Tam da Mehmet Beyin anladığı gibi bu şiir. Ama şair bize göz kırpıyor,”Ezelden aşinanım”diyor. Ezel kelimesini kullandığı anda göz kırpıyor, salondaki perdeyi, ezel kelimesi ile algılıyoruz, bir sonraki salona öyle geçiyoruz. Mehmet Akif o geleneği kullandığı için bu zenginlikte söylemiştir, Divan şiiri şöyle bir şeydir, katmanları olan bir şiirdir, şiir dili o kadar zengindir ki, siz içinde bulunduğunuz aynı beyti, dervişseniz tasavvufi yorumlayabilirsiniz, aşıksanız mahallenin genç kızı için yorumlayabilirsiniz, bilim adamı iseniz mecazi bir yorum getirirsiniz, biraz kalender, bohem bir hayat sürüyorsanız ona platonik bir yorum getirirsiniz bunları anlamak mümkündür.
“DİVAN EDEBİYATI ALANINDA BENİM BAŞARIM VARSA OSMANLI TARİHİNE ÇOK DİKKATLE HALA TARİH OKUDUĞUMDANDIR”
Hı demek ki bizim edebiyatçı olmamız gerekmiyor, "Hariçten Gazel" ve “Divançe” gibi tv programları yaparken, Ruhi’nin beytinin üzerine hikayeleri nasıl kurguladığınızı anlamaya çalışıyordum. Bu hikayeler kişiden kişiye değişir mi, kişideki bilinmeyene ulaşmayı nasıl başarıyorsunuz?
Divan şiiri ile daha doğrusu her edebiyat kendi çağını anlatır. Divan şiirini anlayabilmeniz için kendi çağını anlamanız lazımdır. Bunun için divan edebiyatı ile Türk tarihi birbirinin iki yarısı gibidir. Tarihi bilmeden divan şiirini anlamanız zordur, divan şiirinden de tarihi yorulmanız zordur. Bugün tarihçilerimiz divan şiirini bilmiyor, divan şiiri ile ilgilenenler Osmanlı Tarihine yeterince ilgi göstermiyor. Ben üniversite üçüncü sınıfı tarih kitaplarını yastık ederek geçirdim. Osmanlık tarihinin bütün koridorlarını, bütün loş ışıksız mekanlarını öğrendim. Bu divan şairi denen adamların nasıl nefes aldıklarını, nasıl bir dünyada yaşadıklarını, birbirileriyle kavgalarının nasıl olduğunu, İstanbul’un nasıl olduğunu bilirseniz perde açılıyor. O zaman anlayabiliyorsunuz. Her sanatçı kendi çağını anlatır, siz o çağı ne kadar çözebiliyorsanız, sanatçıyı o kadar çözersiniz. Divan edebiyatı alanında benim başarım varsa Osmanlı tarihine çok dikkatle hala tarih okuduğumdandır. Çünkü yeni öğrendiğim bir şey, bir şairin bir beytini yeniden değerlendirmemi bir de o gözle bakmamı sağlar.
“ÖĞRETMENİN DE OKUMASI LAZIM. “
Okuyucuyu sizden aşk hikayeleri dinlemeye ve okumaya alıştırmanızın kendinizi yenilemek adına sıkıntı uyandırdığı söylenebilir mi?
Hayır bilakis, ben bunu yapmazsam söylediklerimi tekrara düşerim. Onun için her daim okuyorum, bir anlattığım ders, bir anlattığım dersle aynı olursa öğrenciye yazık olur, onun için her defasında daha yeni bir şey anlatabilmem gerekiyor. İnsan okumadan yazamaz, okumadan anlatamaz, bizim öğretmenlerimizin en büyük eksiği budur, kendileri öğretmen oldukları yıl bir ders anlatmaya başlarlar artık o dersler şablonlaşır, her sene aynı dersi anlatır, oysa asıl öğretmen her sene anlattığını geliştirerek bir sonraki sene anlatabilmelidir, bunun için de öğretmenin de okuması lazım.
“KUTSAL BİLGİYE HER ÇAĞDA YENİDEN ULAŞMASI GEREKİYOR.”
“Gerçekten de su yalnızca su değildir veya hava da sadece hava değil”diyerek, ‘Dört Güzeller’i yazdınız. İnkar ve terk ile bir yere varılmayacağını gösterdiğiniz bu eserler aynı zamanda kutsal kitap sayılabilir mi?

Benim, en iyi sözleri, en eski adamlar söylemiştir”diye bir teorim var. Biz gök kubbenin altında yeni sandığımız her şeyin eskiden bir şekilde kullanıldığını, bir yönle gündeme getirildiğini, başımıza gelen hadiselerin sadece bizim başımıza gelmediğini, bu devri daim içinde her çağın kendine göre bir algılaması, bir imtihan tarzı, bir yaşam biçimi olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla insanın kutsal bilgiye her çağda yeniden ulaşması gerekiyor. Diyelim ki, Farabi, İbn-i Haldun şöyle demiş, tamam, peki bugün ne? Bugün artık 12’nci yüzyılda doğudaydı, 17’nci yüzyılda batıda olan medeniyet şimdi bizde olması lazım. Bizde olacak olanın çerçevesi ne? bu bizim için kutsal bir bilgidir. Siz orada ister Kuran’dan yararlanarak kuramlarınızı geliştirin, ister hukuk sistemindeki bütün kitapların altını üstüne getirin sisteminizi değiştirin, değişen o değil, değişen, sizin kutsallık izafe ettiğiniz şeyin, yüzyıllar içinde size nasıl yansıması gerektiği. Yani benim anladığım; toprak, su, hava ve ateş sözgelimi Aristo’nun anladığından çok daha farklı, çünkü ben onun H2O olduğunu da biliyorum, Aristo bunu bilmiyordu. Aristo onun soyut tarafıyla, hücre yapısıyla o dönemde suyun maddesiyle ilgileniyordu ama suyun manasına önem veriyordu, bugün suyun, havanın, toprağın maddesini de hallaç pamuğu gibi attık, hücrelerine ayırdık, atomlarına ayırdık. O zaman bu çağın kutsal bilgisi daha öncekilerin kutsal bilgisinden daha sorumluluk getirir. Yani bilgi sorumluluktur onun için….
“TİYATROCULARIMIZIN HİÇBİRİSİ İSTİKLAL CADDESİ, HARBİYE EKSENİNDEN, ÜMRANİYE’DE, AVCILAR’A OYUN OYNAMAYA GİTMİYOR”
Şimdi bu sorumlulukla kültürel meselelerimiz adı altında 15 serilik bir yazı dizisi oluşturdunuz. Burada en çok tartışma yaratan ifadenizi İBŞT ve DT’nin kapatılabilmesi için “yürekli bir bakan aranıyor”çağrısına kadar vardırmıştınız. Ki siz Fuzuli'nin başyapıtı olan Leyla İle Mecnun öyküsünü oyunlaştırmıştınız. Bu noktaya nasıl geldiniz?
Ben orada tiyatrolar kapatılsın demedim, cümlem şu,” Tiyatrolar ödenekli tiyatrolar halinden çıkartılıp kendilerini geçindirecek hale getirilsin “dedim. Ama herkes bunu kapatılsın anladı, neden, ödenekli tiyatrolar kapatıldığında, maaşları kesileceğini düşündüler. Dünyanın bütün ülkelerinde artık bir belediye tiyatro işletmiyor, dünyanın hiçbir ülkesinde artık devlet, kültür bakanlıkları bir tiyatro işletmiyor, sanatçı istihdam etmiyor, onun için bir bina ayırmıyor, onun için herhangi bir yatırım yapmıyor, maaşlı bir takım insanlar(50 kişilik oyun için 150 kişilik maaş ödüyorsunuz, oyuncuyla kalmıyor bu), benim söylemeye çalıştığım, devlet şu anda özel tiyatrolar nasıl iş yapıyorsa, özel tiyatroların rekabet unsurunu ortadan kaldırmak için devlet tiyatroların da, şehir tiyatrolarının da özel tiyatrolar statüsüne getirilmesi gerekir, ta ki haksız rekabet çıksın, ta ki sanat gelişsin…Türkiye’de fazla oyun yazılmıyor, tercüme bir oyunu oynamak kolay, neden? Şehir veya devlet tiyatrolarında çalışan insanlara oyun yazmak o kadar cazip bir iş gibi gelmiyor, tercüme ettiğiniz zaman da aynı ücreti alıyorsunuz. Ve yerli oyunlar çoğalmıyor, nedeni, kurulu düzen bir repertuarın iki-üç yılda dönüştürülerek tekrar edilmesinin kolaycılığı. Üçüncüsü, sanat adına üretim duruyor, maaşlı oluyorsunuz, maaşlı bir memurun, kurumuna katkısıyla özel şirketteki elemanın o kuruma katkısı arasında hiçbir kıyas farkı yoktur, memur yatar, devlet ve şehir tiyatrolarında insanların üretime yönelik çalışmaları durağanlaşıyor, benim söylediğim şu, sanat adına bir şey yapıyorsak, nasıl özel tiyatrolar ayakta kalabiliyorsa; güzel oyunlar, güzel performanslar ve yenilik taraftarı bir şeyler üreterek ayakta kalabiliyorsa pekala devlet ve şehir tiyatroları da ayakta kalabilir. Bunun için bugün şehir tiyatrolarının kapısına kilit vuralım, onlar da gitsin tiyatro yapsın değil, teklifim şu, devlet ve şehir tiyatrolarının 10 yıl süre ile ödeneklerini %10 azaltarak 10 yıllık bir geçiş sürecinde onları özelleştirelim. Şuanda tiyatro yaptıkları binaların tapuları dahil onlara verelim, çalışan her insanın 10 yıl içinde her yıl yeni bir eser üreterek kendi bilet ve gişe gelirleriyle geçinebilecek tavırlarını alsınlar. Oyun mu yazacaklar, yeni oyun mu tercüme edecekler yeni bir performans mı ortaya koyacaklar, böylece diğerleriyle haksız rekabeti ortadan kaldıralım. Toplumda tiyatro seyircisinin sayısı bellidir, hiç kimse bana tiyatronun yaygınlaşma gayesinde olduğunu söylemesin. Tiyatrocularımızın hiçbirisi İstiklal caddesi, Harbiye ekseninden, Ümraniye’de, Avcılar’a oyun oynamaya gitmiyor, onların varsa yoksa bir kendi hinterlantları var orası. Kağıthane’deki tiyatroya oyun yazıldığı zaman bile hoşnutsuz oluyorlar, çünkü sistemi öyle kurmuşlar kendi aralarında, üretim yok, sanat üretmedikleri için de dedikodu üretiyorlar. Sanat üretmedikleri için gazetelerin köşelerine sanatlarıyla haber olamadıkları için, gösterileriyle, kavgalarıyla haber oluyorlar, bunun altında yatan şu, herkes işine baksa sanat üretilse sanat kalitesi yükselecek ülkemizde ama siz nasılsa çift maaş alıyorsunuz, bankamatik memuruna döndürmüşsünüz, 600 tane personelden oyunda oynayanların sayısı 120, gerisi nerede falanca dizide, filanca yerde, bunlara da mani olunsun istemiyorum, özel tiyatrolarla aynı şartlara getirelim ondan sonra devlet size tıpkı özel tiyatrolara yaptığı gibi yardım yapsın, başı boş bırakılsın demiyorum, Türkiye özel tiyatrolara da destek veriyor, belediyesi destek versin ama 10 yıl içinde bu geçişi sağlayalım, siz de kime göre tiyatro yaptığınızı o zaman gözden geçirin. Türkiye’deki tiyatro seyircisinin sayısı 10 bini geçmez, hep aynı 10 bin kişidir bu, hep aynı 10 bin kişiye göre tiyatro yapmaktan kendi içinizde bir kast sistemi olmaktan kurtulun ve halkın değerlerine göre tiyatro yapmaya başlayacaksınız. Benim kendi tarihimle oyunlardan ziyade İngiliz, batı tarihi ile ilgili oyunlar seyrediyorum, neden, çünkü bizimkine dair herhangi bir üretim yok, bu tiyatroyu seven 10 bin kişi ondan hoşlanmıyor, ben diyorum ki, benim tarihime ilişkin de bir oyun yapılırsa o zaman halk da tiyatroya gider. 10 bin kişinin sayısı 100 bini bulur. O zaman tiyatrocular, müşteriye, seyirciye göre kendiliğinden sanatı zenginleştirmeye başlarlar. Benim burada söylediğim sanatı hatip edelim değil, bilakis sanatı geliştirelim, önünü açalım!. Fakat bizim değerli tiyatrocu arkadaşlarımızı, ekmeklerinin ellerinden alınacağı bir vehme kapılıp, kolaycılığa kaçıp belki de böyle zannedip, belki de buna inanıp çünkü aciz düşünüyorlar o konuda, ‘vay bize tiyatrolar kapatılsın dedi’ diyorlar. Hayır, özel tiyatrolar nasıl çalışıyorsa o statüye getirelim, devlette size ödenek ayırsın, yardım ama, binalar da sizin olsun, içindeki teknik donanımı da onlara verelim..
“AK PARTİ YÖNETİMİNDEKİ BELEDİYENİN GÖRMEZDEN GELİNMESİ KENDİ ARALARINDA BİR KAHRAMANLIK GİBİ ALGILANIYOR”
O yazının içerdiği başka bir şey….Muhafazakâr kesimin tiyatro geleneğinden uzaklaşmasının nedenini sorgularken, “Kaç oyun bu tiyatroları kuranların (AK Parti iktidarı) kutsal kabul ettikleri değerlere saygılıdır?”diye sormuş, Ak Parti’nin kutsal kabul ettiği değerlerle toplumumuzun kutsal değerlerinden bir farkı mı vardır ki gibi bir soruyu da üzerinize çekmiştiniz. Sizin değerleriniz AK Partinin değerleriyle ne kadar örtüşüyor?

Ben Ak Partiye oy verdim. Şehir Tiyatroları da Ak Parti yönetimi tarafından desteklenen bir tiyatro. Fakat Ak Parti yönetiminin belediyenin şehir tiyatrolarına bakış açısını çok net bir ifade ile söyleyeyim: Bu heriflerden uzak durun, başımızı ağrıtmasınlar yeter!...Yönetimin tiyatroya bakış açısı bu. Neden, çünkü hep baş ağrısı şeklinde tiyatro ile kavgalı. Bir taraftan Ak Parti yönetiminin emrinde çalışan bir kurum olacaksınız, bir taraftan Ak Parti’nin düşüncesine küfredeceksiniz, bir taraftan Belediye Başkanı sizin patronunuz olacak, diğer taraftan açılışınızda Belediyenin veya Belediye Başkanının afişini bile koymayacaksınız, İstanbul Büyükşehir Belediyesi yahutta ‘Kadir Topbaş’ adını anmamak kahramanlık olacak, şehir tiyatrolarından her türlü imkanı size sunan bir iktidar var, daha önceki iktidarlardan daha fazla iman sundu, daha fazla salon açtı, daha fazla oyun için ödenek ayırdı buna rağmen siz bir tane olsun bu insanlar bir gün gelsin, güzel bir şey seyretsin demediniz, onların da beğenebileceği bir şeyi bir jest olarak bile yapmak gerekmez mi, teşekkür gerekmez mi buna, ama hayır öyle değil, bilakis, orada kemikleşmiş bir yapı var, o kemikleşmiş yapı içinde Ak Parti yönetimindeki Belediyenin görmezden gelinmesi kendi aralarında bir kahramanlık gibi algılanıyor.
“SAĞ SOLU GÖRÜYOR HER ZAMAN AMA SOL SAĞI GÖRMEZDEN GELİYOR”
Yine Zaman'daki bir yazınızla "Son 20 yılda TÜYAP'ta 'Onur Yazarı' listesinde neden 'sağ' kesimden bir yazar yok?" diyerek bir başka polemiği başlatmıştınız. Sağ yazarların tehlikeli suların sahil güvenlik ekibi gibi görülen bir zorunluluğu var mı?Ayrıca Ekrem Dumanlı yaşayan sağcı yazarlara sahip çıkılmadığını anlatan bir yazısında: “Sağ”da yazdığı düşünülen insanlara korkunç bir ambargo uygulandığını ifade etmişti. Siz bu konuda ne kadar prangalısınız?
Ben, Türkiye’de sanat adına sağ-sol kavgasının artık yapılmaması gerektiğini savundum 15 yazı boyunca, onun için de dedim ki, sağ solu görüyor her zaman ama sol sağı görmezden geliyor. ‘Ben sağcıyım’ yazdığım eserler de liste başı, çok satıyor, iyi şeyler yapınca sağcı veya solcu olmanız önemli değil. Ama o noktaya gelesiye kadar sizin gelişme sürecinizde daima birileri tarafından görmezden gelinmenizin ne demek olduğunu bu camiadaki herkes bilir. Mesela herhangi bir genç sol gelenekten gelip de, bir roman, şiir, hikaye çıkarttığında ona gösterilen medya desteği, onun tanıtımı için, onun lanse edilmesi için kullanılan imkanlar aynı kalitede bir sağcı genç gösterdiğinde hiç kimse bunu göreyim demiyor, bilakis görmemeyi yeğliyor, bu bir vaka. Bir takım sağ kesimin entelektüelleri sayıları ve çita itibariyle daha yüksek olmaya başlayınca biraz işler eşitlenmeye doğru gitti. Bu kötü mü oldu, hayır, sağın kendini yeniden değerlendirmeye almasını sağlayan bir yapıyı oluşturdu, ben yeniden değerlendirdim mesela, neydi yaptığım bugüne kadar? Çünkü sağlıklı yürüyüşler iki tarafın da birbirine gülümsemesiyle ülkeye yansır ve kalkındırır, biz bu kavgadan bıktık artık, benim o yazıda söylediğim bu; ‘Gelin gülümseyin birbirinize, ben size gülümseyebiliyorum, siz de bana gülümseyin, ne olurdu yani!”
“BANA KÖTÜLÜK YAPANLAR TARİHTE KAYBOLUP GİDECEKLER”,”KİTABIN ZAMANLAMASINI BEN YAPMADIM, BOSTANCI YAPTI”
‘İki Darbe Arasında’isimli son kitabınıza gelince….Ahmet Hakan, bu kitapla iligli en çok muhafazakarlar tarafından işsiz ve ilgisiz bırakılmanızın dikkatini çektiğini belirtmişti. Mehmet Ali Birandsa, kitabın tüm acı anılara rağmen tarafsız yazılmış olduğu görüşünü paylaşmış, bu kitabın bu bir intikam kitabı değil diye vurgulamıştı. Hayatınıza dair tüm seçimlerin size ait olmasından ve bunun bedelini ödediğinizden mi bu intikam duygusu bize yansımadı?
Ben, ‘İki Darbe Arasında’yı çok samimi bir üslupla yazdım, samimi yazmamın sebebi kimseyle kavgamla yok, bir defa ben geçimli bir insanımdır, bakmayın siz, kültür yazılarında bazı insanların beni, düşman ilan etmesine….ben geçimli bir insanımdır ve insanları anlayabilirim, masanın iki tarafında durup, ben böyle düşünüyorum ama karşı taraf da şöyle düşünüyor diye kendime öz eleştiri de getirebilirim. Böyle olduğu için samimi bir üslupla tarihe bir kitap bırakmak için bunu yazdım. Kavgası olmayan bir kitap olmak dolayısıyla da herkes hemen hemen doğruluğunu kabul etti, hala öyle, çok satanlar listesinde, benim kitapta eleştirdiğim kurum veya kuruluşları, sucu veya bucu diye ele almadım, Türkiye’ye yakışmayan bir tavır olarak aldım, kendimi de eleştirdim, benim gibi muhafazakar düşüncenin olumsuzluklarını da eleştirdim, Türk Silahlı Kuvvetlerinin olumsuzluklarını da eleştirdim, yahutta takdir ettim. Yapmak istediğim; eğer bu ülkenin tarihi yazılırsa, bu dönemde böyle acılar yaşandı, böyle olumsuzluklar vardı, bir daha bu olumsuzluklar yaşanmasın, kötüler ve kötülükler temizlensin, nerede olursa olsun…onun için kötüleri ve kötülükleri her iki taraftan da gösterdim. Kendi çevrem, muhafazakarlara yaptığım özeleştiri, Türk Silahlı Kuvvetlerine yaptığım eleştirilerinden daha hafif değil ama bir yazar da hakkaniyetli olmalıdır, doğruyu söylemelidir yoksa intikamla işim olmadı, ben intikamı şöyle alırım: Berberin önüne bir gün bir derviş gelmiş, -Kafamı kazı demiş. O sırada bir külhanbeyi gelmiş, enseyi ve kafayı görünce bir şaplak indirmiş. Onun üzerine derviş dönüp bakmış, bir şey dememiş, sabretmiş, -Kabak ne güzel, demiş, bir daha vurmuş dervişin kafasına, derviş yine sabretmiş, külhanbeyli bir iki oyalanmış, -Ya şu kabağa bir daha elleyelim, demiş, bir daah vurmuş, dışarı çıkmış, elli adım gitmeden freni patlamış bir araba bizim külhanbeyini öldürmüş, berber demiş ki dervişe, “Baba erenler, biraz ağır olmadı mı karşılık?”demiş. Derviş demiş ki, “Valla burada kabağın suçu yok ama bostancının ağrına gitti”….Benim kimseyle bir kavgam yok, hiçbir derdim yok, intikam almıyorum, ama bostancı benim yerime intikam alıyor, ben bu kitabı yayınlamaya karar verdiğimde ne balyoz vardı, ne kafes vardı, kitap öyle sıradan bir kitap olarak yayınlanıp gidecekti. Ama üzerine bir balyoz düştü, ben zamanlama yapmadım, bostancı yaptı zamanlamayı. Ben şöyle düşünüyorum, bana kötülük yapanlar tarihte kaybolup gidecekler, tarihte kötü bir isimle geçecekler ama ben iyi bir isim bırakacağım inşallah, onun için intikam almak gerekiyorsa ben intikamımı böyle almış olayım.
28 Şubat’ın bütün kötü yanlarına rağmen, yine de “hayırlara vesile” olduğunu söylediğinizde, Ertuğrul Özkök, köşesinden, “Acaba yaşadığımız şu Ergenekon süreci de, aynı şekilde laik kesimin bir bölümünün de kendi hurafelerinden kurtulması için vesile olabilir mi?”diye sormuştu. Oldu mu?

Aynen oldu, Ertuğrul Özkök orada haklıdır. Umut edilir ki o hurafeler her iki taraf da bir daha düşmesin yani bugün o taraftan bu tarafa yapılan dayatmaları, roller değişip, bu taraftan o tarafa yapmamaktır önemli olan. Çünkü o zaman hiçbir şey değişmiş olmayacak, sadece kuvvetler ayrılığı değişmiş olacak, bizim bundan kurtulmamız lazım. Benim elime fırsat geçtiği zaman bana kötülük yapan gibi davranırsam, senden ne farkım kalır, ben daha al-i cenap olmalıyım ki, ben bu konuları unuttum gitti, geçmişte kaldı, kavga etmeye harcayacağımız enerjiyi gel güzel şeyler yapmaya harcayalım da bir şey üretelim, bakış açım bu.
500 yıllık zaman dilimine yayılmış aşklardan örnekler taşıyan bir ‘Aşkname’miz var. Bu büyük aşklarla bugünün insanına duygu derinliği yüklemenin vicdani bir sorumluluğunu taşımaya devam edecek misiniz?
Evet ‘aşk’ benim işim, aşkın yerlerde sürünen karizmasını kaldırmak için elimden geleni yapacağım.
