Anayasanın Siyasi Haklar ve Ödevler başlığı altındaki 66. Maddesinde “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” ifadesi bir Türk için anlamlı olabilir. Ama bir Kürt, Laz veya Ermeni için aynı anlamı ifade etmeyebilir. Çünkü Türk veya farklı bir etnik köke bağlı olmak sonradan elde edilecek bir özellik değildir. Bunu herkes zaten biliyor, hatta bu Anayasanın yazıldığı yıllarda da biliniyordu.
Ama nedense Osmanlıdan Türkiye Cumhuriyetine geçen onlarca millete rağmen Anayasanın 66. Maddesinde yer alan Vatandaşlık tanımı tutarlı değildir. Nedeni ise Türk, Kürt veya başka bir etnik kesime ait olmanın insanın sonradan elde edebileceği bir özellik olmamasıdır. Bir ülkedeki tüm etnik kimlikleri o ülkenin baskın ırkına hapsederek Vatandaşlık tanımını baskın ırkın özelliklerine hasretmenin bilimsel hiçbir yanı da bu yüzden yoktur.
Türk vatandaşlarını Türk kabul eden anlayış tepeden inmeci (jakoben) yönetim anlayışının bir sonucudur. Bu yaklaşımların köklerini Ahmet Vefik Paşa ve Süleyman Paşa’da aramamız gerekir. Abdülhamit döneminin ilk zamanlarında Darülfünun’da Tarih Felsefe Profesörü olan Ahmet Vefik Paşa Şecere-i Türkiye’yi (Türklerin soy kütüğü) doğu Türkçesinden İstanbul Türkçesine çevirmiştir, ayrıca Türkiye’deki Türkçenin büyük Türkçenin bir lehçesi olduğunu karşılaştırmalar yaparak ortaya koymuştur. Gündelik yaşamda kullanılacak tüm eşyaların sadece Türk ürünleri olması gerektiğini savunmuştur. Süleyman Paşa ise Türkçülüğü askeri okullara sokmaya çalışmıştır. Süleyman Paşanın Türkçülüğünde Deguignes’in etkisi olmuştur. Türk tarihini Çin kaynaklarına dayanarak ilk kez Süleyman Paşa yazmış, bunda da özellikle Deguignes’i kaynak almıştır. Ahmet Vefik Paşa ve Süleyman Paşa Türkçülüğün önderliğini sadece fikirde değil, tarih ve lügat kitapları çıkarmak suretiyle yapmışlardır. Döneminde askeri okullardan sorumlu bakan olan Süleyman Paşa’nın askerin okuyacağı tarih kitabını bizzat kendisinin yazması askeri okullarda Türkçülüğe tam bağlı bir neslin yetişmiş olmasını açıklamıyor mu?
Osmanlıcılık ve İslam Birliği fikirlerini tehlikeli gören genç düşünce insanları yeni kurtarıcı fikir olarak Turancılığı ortaya koymuşlar, Türk Yurdu ve Türk Ocaklarını kurarak fikir, edebiyat ve yönetimin Türkçülük anlayışına göre şekillenmesine çalışmışlardır. (bkz. Türkçülüğün Esasları- www.ziyagokalp.com)
Daha Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce ülke içinde baş gösteren bu akım, Osmanlı Devletinden kalan diğer etnik kökenleri dışlamamışsa da 1961 Anayasasında ve 1982 Anayasasında bunlara dolaylı Türk Kimliği vererek, hukuklarını belirlemiştir. Ülkenin temel taşı Türklerdir ve kalan diğer milletler de Devleti merkeze alarak Türklere vatandaşlık bağıyla bağlanmış oldu. Ülkemizin bugün etnisite bağlamında yaşadığı sorunların kaynağında yatan en önemli sebep, Osmanlıdan kalan milletlerin sınıflandırılmasında yapılan yanlışlardır. Buna sınıflandırma diyorum, çünkü ırkların resmi kimliklerini baskın ırka hasretmenin yöntemini önce Türk Devletine bağlılıkla açıklayan, sonrasında ise buna “yumurta – tavuk” denklemine benzer bir anlayışla Vatandaşlık Kimliği vermeyi uygun gören anlayışı başka biçimde tanımlayamıyorum.
Yeni Anayasa’da bir vatandaşlık tanımının bilimsel ve hukuki kıstaslara göre yapılması bu yüzden çok önemlidir. Vatandaşlık; kişi ve toplum menfaatleri esas alınarak, bir sosyal grubu, etnik veya dini kesimi bir diğerinin üstünde görmeyerek yeniden tanımlanmalıdır.