KÜRŞAD OĞUZ
Eski İngiliz rahip Mark Vernon, bir gün önce ateist, ardından agnostik (bilinmezci) oldu. Fizik ve teoloji eğitimli yazar The Guardian, Times Literary Supplement gibi yayınlara yazılar verdikten sonra, İsviçreli yazar Alain de Botton’la birlikte meşhur “The School of Life”ı (Yaşam Okulu) kurdu. Şu sıralar bu okulda ölüm, dostluk ve sevgi üzerine dersler veriyor.
Yazar, Sel Yayıncılık tarafından yayımlanan “42 Derin Düşünce” adlı kitabında, özellikle Antik Çağ filozoflarından hayatın büyük soruları üstüne seçtiği esprili ve düşündürücü 42 alıntının izinden giderek felsefi yorumlar yapıyor.
Vernon'a Türkçe’deki bu ilk söyleşisinde, biz de felsefi sorular sorduk. Çoğu da çok peşinden koştuğumuz “mutluluk” üzerineydi…
"BU DÖNEM ANTİK ÇAĞ'LA BENZEŞİYOR"
Kitabınızın son bölümünde de belirttiğiniz gibi, dini inanç konusunda hayli önemli dönüşümler geçirmişsiniz. Bir rahipken kiliseyi bırakıp ateist olmayı seçmiş, bir süre sonra da agnostik düşünceyi benimsemişsiniz. Bu süreçlerden nasıl geçtiğinizi biraz anlatır mısınız?
Eskiden İngiliz Kilisesi’nde bir rahiptim. Birkaç yıl sonra, ateist olup kiliseden ayrıldım. Ama sonra, beklenmedik bir şey oldu. Sadık bir agnostiğe (bilinmezci – tanrının varlığının bilinemez olduğunu savunanlar) dönüştüm. Antik Çağ geleneklerinin, insanoğlunun onsuz yapamadığı bir bilgelik taşıdığını fark ettim; bununla birlikte modern kilise müdavimlerinin istediği inanç konuşmalarını yapamayacağımdan da aynı şekilde emindim. Böylece sorun benim için şuna dönüştü: Nasıl kendini adamış bir agnostik olabilirdim? Sadece omuz silkmekten fazlası olabilir miydi? Sanat galerilerine ve müzikten zevk almaya dayalı bir ruhanilik yeterli miydi? Bu, yeni bir yaşama biçimi anlamına gelebilir miydi? Kitapta, farklı bir yaşam biçimi öneren Antik Çağ filozoflarına göndermeler yaparak, bunun nasıl olabileceğini göstermeye çalışıyorum.
Antik Çağ felsefesinin günümüzdeki pek çok soruna çözüm getirdiğini söylüyorsunuz. Aradan geçen bunca zamana rağmen o dönemin düşünürlerini vazgeçilmez kılan ne?
Antik Çağ filozofları bizimkine çok benzeyen bir dönemde yazıyorlardı –özellikle Büyük İskender’in yükselişiyle devasa ekonomik sarsıntıların ve küresel boyutta hissedilen politik dönüşümlerin olduğu bir zamanda. Sıkıntılı zamanlardı ama insanlar hayata dair gerçekten büyük soruları da bu zamanlarda sormuştu. Platon, Aristo ve diğerlerinin sorduğu sorular bugün bizi hâlâ güçlü bir biçimde etkiliyor.
“KİŞİSEL GELİŞİMİN FAZLASI ZARAR”
42 Derin Düşünce’de çevreye çok duyarlı olduğunuz görülüyor. Şehirli insanlar nasıl doğa dostu bir yaşam sürebilir?
Kontrolümüz dışında çevreye pek çok etkimiz olduğunu düşününce, bu gerçekten zor. Bir birey geridönüşüm gibi katkılarda bulunabilir ama bu konuda esaslı değişiklikler yapmak hükümetlerin ve şirketlerin elinde.
Kişisel gelişim yöntemleriyle insanın karakterini değiştirmek ve mutluluğunu sağlamak mümkün mü? Yoksa bu daha çok bir kandırmacadan mı ibaret?
Kişisel gelişim yöntemlerinin sorunu, aslında iyi ve mutlu bir yaşam kendinizi aştığınız zaman bulabileceğiniz bir şeyken, sizi kendinize odaklanmaya yönlendirmesidir. Bu yüzden, fazla kişisel gelişimin, Batılı yaşamın narsisizmini daha kötü bir boyuta taşımasından korkuyorum.
PARA: AMAÇ MI ARAÇ MI?
Para mutluluk getirmez denir. Getirir mi?
Hayatın temel ihtiyaçlarını karşılayabildiği düşünülünce, belli bir miktar paranın mutluluğa faydası dokunabilir. Hayatın zevkli ve ilginç olanaklarına imkân tanıdığını düşünecek olursak, paranın daha fazlası da mutluluk için iyi olabilir. Bununla birlikte, parayla ilgili sorun, onun hayatın efendisi haline dönüşebilmesi ve sizi köleleştirebilmesidir: Yapabileceğiniz ve başarabileceğiniz şeylere ulaşmaya yardım etmesinden çok, para kazanmak için para kazanmaya başlayabilirsiniz. Paranın bir hedefe ulaşmak için amaç değil araç olduğunu unutmak kolaydır. Sanırım bu yüzden, mutluluğu satın alamayacağını söylüyoruz.
Sigara veya içki içmek mutluluk veriyor ama içmemeliyiz? Mutluluk sağlığımızla mı sınırlı yoksa umursamazsak mı mutlu oluruz? Yasaklar daha mutlu yaşamamızı sağlar mı?
Tüketim, mutluluk konusunda kafamızı çok karıştırıyor. Mutluluğun sadece hep daha fazla zevke ulaşmakla ilgili olduğunu sanıyoruz– dostluk gibi saf zevkler kadar, çikolata gibi basit zevkler de var. Ama bence cefa çekmek yaşamın güzel olduğunu fark etmenin bir parçası – hem gerçekten değerli bir şey için çalışmanın sıkıntısını çekmek ve hem de sizin seçmediğiniz ama yaşamın gerçek değeri olduğunu fark etmenize yol açan sıkıntıya katlanmak.
Çok bilmek mutluluk getirir mi yoksa aptallar daha çok mu mutludur?
Dürüst olmam gerekirse, mutluluk konusunda kaygılanmayı bıraksak iyi ederiz. John Stuart Mill şöyle dediğinde iyi bir noktaya temas etmişti: “Kendinize mutlu olup olmadığınızı sorarsanız, mutluluğunuz sona erer!”
DİN, MUTLU EDER Mİ?
Bir dine inananlar daha mı mutludur?
Bugün, kesinlik ihtirasına kapılmış bir kültürün içinde yaşıyoruz. Dogmatik bilim, bütün yanıtlara sahip olduğuna ve bizi ruhen ve bedenen doyurabileceğine inanmamızı istiyor. Din de, imanı sorgulanamaz bir inanışla eş tutan bir muhafazakârlığın baskısı altında. Bu önemli, çünkü dünyada yanlış giden pek çok şey mevcut kibirin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor – şöyle ki, dini köktencilikten kaynaklanan çatışmaların şiddetlenmesi ya da teknolojik ütopyacılıktan kaynaklanan çevre felaketi tehlikesi. Yani, belirsizliklerle uğraşanlar bence daha olgun kişiler. Dindar olsunlar ya da olmasınlar.
Din ile mutluluk arasında nasıl bir koşutluk var?
Eğer, İsa’dan Muhammed’e kadar büyük dini liderler mutluluğun peşinde koşsalardı, büyük dini liderler olamazlardı. Bunun yerine onlar neyin doğru olduğunu aradılar, başkaları için kendi yaşamlarını feda ettiler.
Çin’de herkesin arabasının olması dünya için bir felaket olabilir. Buradan bakarsak, dünyada herkesin mutlu olması mümkün mü? Yoksa başkasının mutsuzluğu mu bizi mutlu yapan?
Bizim sorunumuz, kapitalizmin doğal insan arzularına çok iyi odaklanmış olmasından kaynaklanıyor. Ama insanoğlunun, mesela araba gibi bir şeyi daha fazla istediğini sanmıyorum. İnsanlar yaşamın dışından, maddi gelişme kadar manevi gelişmeyi de gerektiren bir şeyin peşindeler. Sıkıntı, ruhani olarak nasıl büyüyebileceğimizi öğrenme çabasından vazgeçmekten kaynaklanıyor.
AŞKIN GARİP ÇELİŞKİSİ
Peki ya aşk? İnsanlar daha mutlu olmak için mi aşktan vazgeçiyor?
Platon, aşkın sahip olmadığınız şeye duyulan arzu olduğunu düşünüyordu. Mesela bir sevgilinizin olması gibi; çünkü ona sahip olduğunuzda bile kaybetmekten korkarsınız. Bu da aşkı hem bir lütuf hem de bir lanet yapar. Lütuftur çünkü bizi mücadeleci ve yaratıcı yapar. Lanettir çünkü her zaman istediğiniz şeyi elde edemezsiniz ya da aradığınızı bulamazsınız. Yani aşkın mutlulukla pek ilgisi yoktur aslında.
Sizce dünya iyiye mi gidiyor, kötüye mi?
Pek değişmeden kalacak muhtemelen. Bunun nedeni de sadece, aya nasıl gidebileceğimizi bilmemizin, insanların birbirinden nefret etmesinin önüne nasıl geçebileceğimizi bilmemiz anlamına gelmiyor olması.
